Kayıp Kıta Atlantis ve Nuh’un Gemisi Hakkında

Nuh’un Gemisi, İngilizcede Noah’s Ark, “Nuh’un Sandığı” olarak geçer. Boat (gemi) yerine sandık kelimesinin kullanılmasının bir anlamı olsa gerek… Gülhaç kökenli görsellere baktığınızda gerçekten gemi değil sandık tasvirleriyle karşılaşıyorsunuz. Hall’e göre gemi tasviri, sözcüğü bazı teologlar tarafından çok daha sonra kullanılmaya başlandı. Kimine göre St. Gérmain Kontu ve Mdm. Blavatsky gibi bir “Nobel Traveler” olan ve biz “harici mahlukata” Gülhaç (ve/veya mason) gizemlerinin en azından bir kısmını anlatmakla görevli Manly Palmer Hall, Nuh’un Gemisi (ya da Sandık’ı) ve Atlantis miti arasında doğrudan bir ilişki olduğunu vurguluyor: “There can be no doubt that there is a direct relationship between the story of Noah and the lost Atlantis…”

Yalnız Hall ısrarla Nuh ve Atlantis mitlerinin tarihsel değil alegorik hikayeler olduğunun altını çiziyor. Ha evet diyor, tarihsel bazı olaylar da bu mite karışmış olabilir ama bu kayıp kıta miti fiziksel Dünya ile değil ötedünya ile alakalı. Hall, Proclus, Plotinos gibi Neo-Platonistler’in de kendisiyle hemfikir olduğunu belirtiyor.

Bu ne cüret, kim bu hergele diyen varsa, Google ellerinin altında. Ben sadece şu kadarını söyleyeyim: Carl Gustav Jung, Psikoloji ve Simya kitabını yazarken Manly Hall’un orijinal belgelerden oluşan simya arşivini incelemek üzere ABD’ye gidiyor.

Lafı dolandırmadan anlatalım: Hall’e göre kayıp kıta Atlantis, Orpehus’çuluk gibi antik gizem dinlerinin kozmolojisinde, evrenin üç katmanlı yapısıyla alakalı bir mit. Zeus ya da Demiurg’la simgelenen maddi evrenin, Su elementi ile ilişkilendirilen, deniz tanrısı Poseidon ile simgelenen “eterik” bir evren içinde kaybolmasını anlatan bir hikaye bu. Atlantis’in “batışı” ve Adem ile Havva’nın Cennet’ten kovulması da yine birbiriyle bağlantılı. Fakat burada “günah” ya da suç/ceza kavramları yok. Daha çok kozmolojik, görünen ve görünmeyen evrenin, soğan misali iç içe, çok katmanlı yapısıyla ilgili mitolojik bir anlatım.Özetin özeti: Yüksek frekanslı(!) alemlerden düşük frekanslı, kaba saba maddi alemlere yuvarlanmamızın alegorisi Atlantis… Ruhun fiziksel bedene “hapsolması” misali… Nuh’un Gemisi de, Hall’e göre içi hayvan türleriyle dolu bir gemicik değil, Evren’de yüzen Dünya gezegeni ya da Güneş Sistemi.

Yani kadim HAARP(!) teknolojileriyle, nükleer başlıklı Herakles(!) sütunlarıyla birbirini vuran tiranların batırdığı bir kıta falan değil. Zaten bu üçüncü sınıf bilimkurgusal Atlantis mitleri 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında, Hitler’e de ırkçılık konusunda ilham veren gerici-hayalperest bazı okült çevrelerden türeme… Ha bakın: Batık kıtalar, topraklar mevcut elbet. Mesela o trajik 17 Ağustos depreminde Gölcük de kısmen battı. Ama tıpkı Agarta ve Şambala gibi, Atlantis de uyduruk spekülasyonlarla istismar edilen kadim bir mit. Arzu eden Hall’un Atlantis: An Interpretation kitapçığının PDF’sine internetten ulaşabilir. Biri çıkıp şunu da diyebilir ve haklıdır da: “Atlantis hakkında yazan bir Hall mu var? Neden sadece ona inanalım?” Benim için bir sorun yok 🙂 Arzu ettiğiniz yeni çağcı spiritüel(!) kanaat önderine ya da üçüncü sınıf bilimkurgu romanlarını andıran Atlantis klişelerine inanabilirsiniz. Ama siz yine de Hall külliyatını bir edinin. Bak neler olacak…

AGARTA, XANADU, MORPHEUS, KUBİLAY HAN ve RÜYA GÜNLÜKLERİ HAKKINDA

Kubilayhan Yalçın

Sistematik bir şekilde “rüya günlüğü” tutulan bir evde büyüdüğüm için olsa gerek, rüya diliyle aynı simgesel araçları kullanarak hikaye anlatan fantastik edebiyatı, hiçbir zaman “gerçekdışı” saçmalıklar olarak görmedim. Evet, gerçek hayatta devler yoktur; ama masallardaki devler, devleşmiş bir egonun simgesel ifadesi olabilir. Masallardaki krallıklar da, tıpkı rüyalarımızdaki evler, kuleler vb. mekanlar gibi, aslında “inanç sistemimizi” tasvir ediyor olabilir… Hele o “aynalar”: “Ayna, ayna, güzel ayna!” (Bazı gotik romanlarda vampirler aynada kendilerini göremez. Masonluğa giriş töreninde aday bir süre Düşünce Odası’na kapatılır. Odadaki sembolik objelerden biri aynadır. Aday burada kendiyle yüzleşir. Narsisos sudaki aksine hayran kalmış ve nehre düşüp ölmüştür. Lacan’ın Ayna Evresi ise bu mütevazı sosyal medya paylaşımının içeriğini bir parça aşıyor.)

Antik Yunan’da gece tanrıçası Nyx, ölüm tanrısı Thanatos ve uyku tanrısı Hypnos’un anasıdır. Hypnos’un üç oğlu vardır: Rüya tanrısı Morpheus, (morfin kelimesi buradan gelir), kabuslardan sorumlu Phobetor (fobi kelimesi de buradan) ve rüyalardaki gerçeküstü içerikten sorumlu tanrıcık Phantasos (fantezi kavramı da buradan türer). Bir tarihte Rüyana adını verdiğim bir anlatı şiirde:

“Hayal gücü diye bir şey konuşmaz buranın dilleri,
Zaten güçlü bir hayaldir buranın dilleri”

demiştim.

O gün bugündür, ben de rüya günlüğü tutuyorum ve “vizyonlarımı” kaydediyorum. Tabii bunun baş müsebbibi bir İngiliz şair: Samuel Taylor Coleridge!

Her taşın altından Coleridge çıkar ama bir edebiyatçı olarak ülkemizde mesela Lord Byron, Virginia Woolf ya da Dickens kadar bilinmez. Hatırlarsınız: Bir dönem dağa taşa, açılan her bara, otele Xanadu adı veriliyordu. Xanadu, Coleridge’in Kubla Khan (Kubilay Han) şiirinde anlattığı ütopik bir yeryüzü cennetinin adı:

“In Xanadu did Kubla Khan,
A stately pleasure-dome decree”.

Kubilay Han buyurdu yapıla,
Görkemli bir zevk-kubbesi Xanadu’da”

Aslında Moğol İmparatoru Kubilay Han’ın yazlık sarayının bulunduğu Shang-tu’dan türetiyor bu kelimeyi Coleridge. Evet, nüfus cüzdanıma göre benim de adım Kubilay Han.Fakat daha ilginç bir şey var: Coleridge’in ölüm tarihi 25 Temmuz, benim doğum tarihim.

Peki rüyalarla bunun ne ilişkisi var?

Coleridge, rivayete göre, Kubilay Han şiirini, likit afyon tesiriyle daldığı bir uyku esnasında rüyasında görmüştür. Uyandığı gibi hatırladığu dizeleri yazmaya başlar O esnada kapısı çalınır, davetsiz bir misafirle ilgilenmek zorunda kalınca şiirin geri kalanını unutur.

Çizgi roman kahramanı Martin Mystere’in Xanadu adlı bir macerası var. Macerada Coleridge’in Kubilay Han şiirinin sözde kaybolan bölümlerinin Agarta’nın koordinatlarını verdiği anlatılır. Iron Maiden Coleridge’ın baş yapıtı Rime of the Ancient Mariner’ı şarkı yapmıştı. Ancient Mariner’ın bildiğim kadarıyla 3-4 farklı çevirisi yayımlandı. Bir tanesi İletişim’den çıkan Yaşlı Denizci. Douglas Adams’ın Kutsal Dedektiflik Bürosu da Coleridge’in Kubilay Han şiiri üzerinde kurgulanmış bir fantezi. Karayip Korsanları’nın esinlenildiği roman On Stranger Tides’ın yazarı Tim Powers’ın Coleridge’in de karakterlerden biri olduğu Anubis Kapıları adlı bir romanı var. Roman İthaki’den yayımlandı. Ayrıca Coleridge’ın Yaşlı Denizci ve Karayip Korsanları (On Stranger Tides) arasında da tematik bağlar var. Yeri gelmişken: Shakespeare, bir dönem tıpkı Johan Sebastian Bach gibi unutulmuştu. Bach nasıl 19. yüzyıl Romantikleri (Felix Mendelssohn vd.) tarafından yeniden keşfedilip, konser repertuarlarında seslendirildiyse, Shakespeare de Coleridge ve Hazlitt gibi edebiyatçıların öncülüğünde bugünkü konumuna getirilmişti.

Borges, Moğol İmparatoru Kubilay Han’ın Shang-tu sarayını bir gece rüyasında görüp, ardından inşa ettirdiğini söylüyor. Ona göre Coleridge, Moğol İmparatoru’nun bu rüyasını bilmiyordu. Yüzyıllar sonra Coleridge de rüyasında Kubilay Han’ın sarayıyla ilgili bir şiirin dizelerini görüyor. Borges haklıysa hoş bir poetik-metafizik zincir oluşmuş. Ben de tüm bu rastlantılar, çağrışımlar, rüyalar ve fanteziler arasında kaçan uykumu kovalamaya çalışıyorum

Irkçılık, “Harita Hokkabazlığı”, Sevr ve Jorge Luis Borges.

Kubilayhan Yalçın

The Independent gazetesinin meşhur savaş muhabiri Robert Fisk “Batı Suriye’yi Hiçbir Zaman Anlamadı…” başlıklı köşe yazısına: “Suriye’yi her zamanki gibi ırkçı görüşlerimiz ile okuyarak ülke haritasını bu düşüncelere göre şekillendirmekteyiz” diye başlıyor. Kast ettiği şu: Yerli ve yabancı medyada, sürekli Ortadoğu ülkelerinin “etnik ve mezhepsel” (sözde) dağılımını gösteren haritalar yayınlanır: Mesela kırmızılar Şii bölgesidir, yeşiller Sünni, kahverengi Hristiyanlar vs. vs.

“Halbuki,” diyor Fisk: “bir kez bile olsun Batılı bir gazete [mesela] İngiltere’nin Bradford şehrini Müslüman ve Müslüman olmayan diye renklere ve bölgelere ayırmadı. Aynı şekilde Washington’u zenci ve beyaz mahalleler diye ayırmadı. Eğer öyle olsa idi o zaman Batı medeniyetimizin de kabilelere ve ırklara ayrılması gerekirdi. Habuki sadece Arap dünyası bu ayrıştırmayı hak ediyor!”

Peki Ortadoğu, bu gibi kesin ayrımlar yaparak anlaşılabilir mi gerçekten? Veya haritaları bu şekilde etnik ve mezhepsel renklere boyamanın resmi ve gayr-ı resmi savaş manyakları dışında bize, sokaktaki insana düşünsel katkısı nedir? Nazilerin ya da IŞİD’in kurbanlarının kapılarına çarpı işareti koyup fişlemesiyle bu “harita hokkabazlığı” arasında teorik olarak bir fark var mı?

Paul C. Hemreich’ın “Sevr Entrikaları” adıyla çevrilen kitabında şöyle bir bölüm var. Birinci Dünya Savaşı ardından düzenlenen Paris Barış Konferansı’nda traji-komik bir hadise yaşanır. İnsanlık tarihinde ulusların kaderini etkileyen önemli kararların her zaman son derece zeki, bilgili, hikmetinden sual olunmaz “devlet böyükleri” tarafından alındığı zannedilir ya (hani bizimkiler gibi), bakın ne oluyor:

İngiliz, Fransız ve İtalyan delegelerin (galip devletler) bulunduğu bir toplantıda Osmanlı’dan alınacak Anadolu toprakları üzerinde pazarlıklar yapılmaktadır. İngiliz delegasyonunun temsilcisi Nicholson masaya kocaman bir Anadolu haritası yayar. “Paylaştırılacak pasta şimdi daha da büyük görünüyor[dur]”. Her ülkenin kendine ait çizip, boyadığı haritalar vardır. Konuya bir resmiyet, ciddiyet, bilimsel bir kesinlik(!) katmaktadır bu haritalar. Tabii bir sürü yalan ve sahtekarlık da… İtalyan delege, Selçuk, Efes ve Antalya’nın paylaşımı konusunda sürekli sorun çıkartır. Nicholson bir süre sonra durumu anlar: “O zaman anladım ki benim haritamı yanlışlıkla siyasi-etnik bir harita sanıyordu. Yeşil işaretli alanları ormanlık alanlar yerine Yunanlılar’ı, kahverengi işaretli yerlerin de dağlık bölgeleri değil Türkler’i gösterdiğini düşünüyordu.”

Devamını kitaptan okuyabilirsiniz.

Borges’in de Alçaklığın Evrensel Tarihi’nde bir harita masalı vardır: “…O İmparatorluk’ta Haritacılık Sanatı o denli Mükemmelik’e ulaşmıştı ki, Tek bir eyaletin Haritası bir Şehir’i ve İmparatorluk’un kendisinin Haritası bütün bir Eyalet’i kaplıyordu. Zaman içerisinde, bu Ayrıntılı Haritalar biraz eksik bulundu ve Haritacılık Okulu, İmparatorluk’la bire bir Ölçekte bir İmparatorluk Haritası geliştirdi, öyle ki, harita, noktası noktasına gerçeğiyle çakışıyordu… …sonraki Kuşaklar, bu Boyuttaki bir haritanın kullanışsız olduğuna karar verdiler ve biraz saygısızlık da ederek onu Güneş ve Yağmur altında yıpranmaya terk ettiler. Batı Çölleri’nde haritanın yırtılmış Parçaları bugün bile bir Hayvana ya da bir dilenciye Barınak olabiliyor.”

Sonuç: Haklı olarak terör kurbanlarını birer sayıya, numaraya indirgeyen manşetlere, ifadelere kızıyoruz. Onlar canlı birer varlıktı, kağıt üzerinde birer rakam değil diyoruz. Benzer bir “ırkçılık” ya da gayr-ı insani bir bakış açısı bu haritalarla da zihinlerimize bulaşıyor. Kişilik bölünmesi ya da vücut bütünlüğümüzün bozulması nasıl bir felaketse sürekli Şii, Sünni, Arap, Ezidi, Kürt, Türkmen bölgeleri vs. gibi ayırımlar da zihinlerimizi atomize ediyor ve birbirimizden ayrı gayrı adalar, insan parçacıkları, rakipler, düşmanlar haline dönüşüyoruz.

Medyada istisnai (siyasi ya da askeri) birkaç durum hariç, ne zaman böyle rengarenk haritalar karşımıza çıksa yüzde doksan orada dünya barışına hizmet eden bir plan değil daha çok emperyal bir algı operasyonu, propaganda, açık ya da gizli bir savaş ilamı var. “Savaşma seviş” romantizmine kapılacak değiliz, gerçekçi olursak bölgede daha çok canımız yanacak. Milyar dolarlık silah satışları yapılıyor görüyorsunuz. Ama yine de psikolojik savaşın tuzaklarına düşüp etnik, mezhepsel düşmanlıklara paçayı kaptırmayalım. Onlar haritalarda her ne kadar bunu yapmaya çalışsa da…

Blade Runner (Bıçak Sırtı) Hakkında ya da Descartes Yanılgısı

Kubilayhan Yalçın

Yönetmen Ridley Scott’ın, ünlü bilim kurgu yazarı Philip K. Dick’in Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi? romanından uyarladığı “Blade Runner”ın (Bıçak Sırtı) devam filmi yakında vizyona giriyormuş. Çok hoş… İlk filmde Harrison Ford, Dick’in android avcısı Rick Deckard karakterine pek yakışmıştı. Deckard’ın soyadının Fransız düşünür Rene Descartes ile olan fonetik benzerliği basit bir rastlantı değil. Ve roman Hollywood klişelerine sığmayacak felsefi hatta teolojik altmetinlere sahip. Şöyle ki: René Descartes, hayvanları doğanın yarattığı otomatlar/robotlar olarak görüyor, acı bile çekmediklerini düşünüyordu. Descartes’ın hayvanlara bakış açısı çağdaşları arasında bile canice bulunmuştu.
Dick’in kült romanı Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?’deki android avcısı Rick Deckard da (ya da Rick Descartes) androidler hakkında benzer bir düşünceye sahip. Deckard, androidleri “nesne” değil “özne” olarak gören ve kendisine: “Sen polislerin kiraladığı bir katilsin” diye bağıran karısına, “Ben hayatım boyunca kimseyi öldürmedim!” diye yanıt veriyordu. Çünkü Deckard romanda, eczacılıktan opera sanatçılığına kadar türlü işlerde çalışan androidleri bir tost ya da dikiş makinesinden farklı görmüyordu. Dolayısıyla lazer tabancasını karınlarına boşaltıp onları “emekliye ayırırken” birini öldürdüğünü ya da canlı bir varlığı yok ettiğini düşünmüyordu.
Dick’in kendi adını verdiği ve romandaki bir başka android avcısı olan Phil Resch de androidlerin ölürken acı çekmediğini iddia ediyordu. Tıpkı René Descartes’ın hayvanların acı çekmediğini iddia ettiği gibi…
Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?, Descartes’a atılan taşlar, ironik göndermelerle doludur. Mesela romanda Üçüncü Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan toz bulutu yüzünden birçok hayvan neslinin soyu ya tükenmiş ya da tükenmektedir. Hayvan sever Rick yaşadığı apartmanın çatısında, görünüş olarak gerçeğini aratmayan bir “elektrikli koyun” beslemektedir. Elektronik/robot koyunu olan Deckard bir anlamda, Descartes’çı (Kartezyen) bakış açısına göre “robotun robotuyla” gönül eğlendirmektedir. Ve fakat gerçek bir koyun sahibi olmak için de bir servet ödemeye hazırdır.
Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi? kabaca “Robotlar rüya görebilir mi?” demek. Dick’in buna verdiği yanıtı, kitapla buluşmamış bilim kurgu severler için şimdi burada açık etmeyeyim. Ama eğer Blade Runner’ı sevdiyseniz kitaba ve Descartes’a bir parça göz atın derim. Pişman olmazsınız.

YILDIZ SAVAŞLARI EVRENİNE EZOTERİK BİR BAKIŞ

 

Kubilayhan Yalçın

 

Çağdaş bilim kurgu ve fantastik edebiyatın tarihsel köklerini incelemek bir anlamda on dokuzuncu yüzyılın mason locaları ve/veya Teozofi derneklerinin koridorlarında kaybolmak demektir.

Araştırmacı Marc Van Stone Denizler Altında Yirmi Bin Fersah ve Dünyanın Merkezine Yolculuk gibi kült romanların yazarı Jules Verne’in Gülhaç (Rosicrucian) ve masonik ezoterizm konusunda son derece bilgili olduğunu söyler.

Michel Lamy, Jules Verne’in Gizli Mesajı: Masonik, Gülhaçcı ve Okült Yazılarının Deşifresi (The Secret Message of Jules Verne: Decoding His Masonic, Rosicrucian, and Occult Writings) kitabında Verne’in Hürmasonluk, Altın Şafak, Angelic Society ve Gülhaçlar gibi okült topluluklarla bağlantılarını araştırır, romanlarında bu toplulukların gizli ve kutsal sembollerini nasıl şifreli bir biçimde kullandığını açıklar.

Sadece Dünyanın Merkezine Yolculuk bile, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Teozofi hareketinin kurucusu Madame Blavatsky ve politik okültist Saint Yves D’alvaydre gibi figürlerin popülerleştirdiği, Oyuk Dünya Teorisi ya da Agartha-Shambhala mitlerinin bir versiyonundan başka nedir ki? (Not: Hepsi azılı birer okültizm meraklısı olan Hitler, Rudolf Hess ve Karl Haushofer gibi üst düzey Nazi liderleri de bu kayıp yeraltı uygarlıklarının(!) peşindeydi.)

Simya, Kabala, okültizm ya da kara büyü, sadece Jules Verne’in ilgi alanına girmiyordu tabii. Örneğin ülkemizde de büyük bir hayran kitlesine sahip J. R. R. Tolkien ve yakın dostu Narnia Günlükleri’nin yazarı C. S. Lewis’in Altın Şafak (Golden Dawn) adlı okült toplulukla ilişkileri vardı. Jim Morrison ve Jimmy Page gibi efsane rock yıldızlarının da hayranı olduğu bilinen büyücü, okültist, İngiliz MI6 ajanı,  Thelema adlı sahte-dinin (pseudo-religion) kurucusu ve Ordo Templi Orientis adlı gizli topluluğun lideri Aleister Crowley de Altın Şafak üyesiydi. Yeri gelmişken: Tom Cruise ve John Travolta’nın da üyesi olduğu Scientology Kilisesi’nin kurucusu L. Ron Hubbard Crowley’nin Thelema dininin müridi ve bir O.T.O. inisiyesiydi. Hubbard gençlik yıllarında “ucuz roman” diyebileceğimiz, ikinci sınıf bilim kurgu romanları yazıyordu. Annesi de bir Scientology üyesi olan Philip K. Dick’in, The Turning Wheel adlı uzun öyküsündeki Elron Hu karakteri Ron Hubbard’ı hicveder: El-ron Hu(bbard).

Yalnız tüm bu okült topluluklar ve karizmatik “edebiyat yıldızları” arasında bir isim var ki, Yıldız Savaşları hayranlarının oldukça ilgisini çekeceğini tahmin ediyorum: O da İngiliz politikacı, romancı, okültist ve İngiliz Gülhaç Topluluğu’nun (Societas Rosicruciana in Anglia)  “Büyük Patronu”  Sir Edward Bulwer-Lytton.

Bu hayal gücü ve okült bilgisi geniş İngiliz asilzadesine geçmeden önce Yıldız Savaşları’nın yapım sürecinden bir anekdot paylaşmak isterim. 1977 sonbaharında, filmin yaratıcısı George Lucas, yakın dostu Steven Spielberg ve Stephen King uyarlaması Carrie ve Görevimiz Tehlike gibi filmlerin yönetmeni Brian De Palma’ya çekmeyi düşündüğü üçüncü filmiyle ilgili (Star Wars) bazı tasarımlarını gösterir. Spielberg filmin bir “büyük bir hit” olacağını söyler. Palma ise biraz alaylı bir şekilde: “What is this Force s–t?” der: “Bu Güç b.ku da nedir?”3 Yanıtı Jedi Ustası Obi Wan Kenobi şöyle veriyor: “Güç… Bütün canlılar tarafından yaratılan bir enerji alanıdır. İçimizden geçer, bizi sarmalar. Galaksi’yi bir arada tutar.”4 Güç, ona karşı alıcı/duyarlı olanlar tarafından bireysel olarak da kullanılabilir ve bu duyarlılığı (Force-sensitive) kandaki “midi-chlorian” seviyesi belirlemektedir.

İmdi; Jules Verne’in Britanyalı çağdaşı olan Lytton’un  (1803-1873) öne çıkan üç önemli romanı var: Pompei’nin Son Günleri (The Last Days of Pompeii), Zanoni ve George Lucas’ın Star Wars evrenini kurgularken beslendiği kaynaklardan biri olan Vril: Geleceğin Irkının Gücü (Vril: The Power of the Coming Race).

İlk kez 1871 yılında yayımlanan The Coming Race romanının isimsiz anlatıcısı, bir madende işlenen cinayetin tetiklediği olaylar neticesinde kendini telepatik yeteneklere, gelişmiş bir teknolojiye ve Vril denen “elektro-spiritüel” (ya da elektro-ruhsal) bir güce sahip varlıkların yaşadığı bir yeraltı uygarlığında bulur. Kendilerine Vril-ya’lılar diyen bu meleksi varlıklar, binlerce yıl önce gerçekleşen büyük bir tufandan sonra bu karmaşık mağara ve tünel sistemleriyle birbirine bağlanan yeraltı kentlerinde yaşamaya başlamıştır. Bir ustanın rehberliğinde geliştirilen ve kontrol edilebilen, bu telekinetik Vril gücü, “yapıcı ve yıkıcı” amaçlar için kullanılabilmektedir. Bu ifadeler, özellikle Star Wars hayranlarının aklına Jedi ustaları, padawanlar ve Güç’ün Aydınlık (yapıcı) ve Karanlık (yıkıcı) tarafları gibi SW motiflerini getirmiş olmalı…

Toparlarsak: Star Wars filmlerindeki “Force-Güç” teması, Batılı okültistlerin türettiği Agarta-Şambala mitlerinin temel olay örgüsü ve Nazilerin Vril motoru, Vril füzesi ve Vril gücüne sahip üstün insan ırkı yaratma projeleri gibi söylencelerin çıkış noktası bu romanda aranmalıdır. The Coming Race, Gelecek Irk adıyla Kyrhos Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Ayrıca romanın İngilizce orijinalinin ücretsiz elektronik sürümlerine de internetten ulaşmak mümkün.

Star Wars evreni, bundan çok daha kapsamlı ezoterik okumalara açık elbet. Bir örnek de dizinin yedinci bölümü Güç Uyanıyor’dan verip, bu kısa yolculuğumuzu sonlandıralım. Filmde İlk Düzen (First Order) adı verilen ve yıkılan faşizoid Galaktik İmparatorluk’un küllerinden doğan askeri ve siyasi bir yapılanma vardır. Yönetmen J. J. Abrams First Order’ın, İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilginin ardından Arjantin’e kaçıp, faaliyetlerini gizlice burada sürdürmeye devam eden Naziler’den esinlenildiğini söylüyor. İlginçtir; Jules Verne, Tolkien ve Crowley’in bir dönem üyesi ya da müdavimi olduğunu belirttiğimiz Altın Şafak topluluğunun The Orders olarak ifade edilen üç düzen ya da inisiyatik aşaması vardır. Hermetik Kabala kökenli ezoterik felsefelerin ve tarot, astroloji, geomancy gibi kehanet metotlarının öğretildiği “The First Order”, İlk Düzen; astral seyahat ve simya uygulamalarının yapıldığı The Second Order, İkinci Düzen ve Gizli Şefler’le doğrudan irtibata geçilen en yüksek düzey The Third Order, Üçüncü Düzen. Bu rastlantıları J. J. Abrams’a sorma şansım henüz olmadı ama(!), konunun peşini bırakmayacağımdan emin olabilirsiniz.

Kaynaklar:

  1. Clarke, Nicholas Goodrick. (2012). Nazizmin Gizli Kökenleri: Gizli Aryan Kültleri ve Nazi İdeolojisi Üzerindeki Etkileri. (Ali Cevat Akkoyunlu, Çev.). İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınları.
  2. Dick, Anne R. (2016). Philip K. Dick’in Peşinde. (Münevver Bayhan, Çev.). İstanbul: Alfa Yayınları.
  3. http://nypost.com/2014/09/21/how-star-wars-was-secretly-george-lucas-protest-of-vietnam/
  4. http://starwars.wikia.com/wiki/The_Force
  5. http://www.crystalinks.com/goldendawn.html
  6. https://www.sfsite.com/01a/cr215.htm

https://www.innertraditions.com/the-secret-message-of-jules-verne.html

Lanetli Kitaplar: André Gide’in “Dostoyevski”si Hakkında

Kubilayhan Yalçın

André Gide’in “Dostoyevski” biyografisi, kitabı keşfettiğim ilk günden bu yana peşimi bırakmayan, ne zaman okusam günlerce zihnimi bulandıran, neredeyse “canlı” hatta “şizofrenik” bir metin. Evde ne zaman “de yayınevi”nden çıkan o sarı kapaklı 1965 baskısı gözüme ilişse aklıma Urfalı Mateos Vekayi-Namesi’ndeki bir hikâye geliyor. 11. yüzyılda yaşamış bu Ermeni tarihçiye göre Romalılar, bir tarihte Süryanilerin İncili’ni ateşe atmışlardı. Fakat İncil’den bir ses çıkmış ve kitap kendisini ateşten dışarı fırlatmıştı. Öfkeden kudurmuş Romalılar ancak dördüncü seferde kitabı yakmayı başarmışlardı. İşte o 9 canlı kitaplardan biri de Gide’nin bu çalışması. Ne zaman unutmak ya da yok etmek isteseniz önünüze atlar. İmdi; sanırım ilk şoku, Dostoyevski’nin küçük bir kıza tecavüz ettiğini ima eden o lanetli pasajda yaşamıştım. Şöyle diyor André Gide: “Ve dahası var: Dostoyevski’nin kendi yaşamından bir anekdot. Dostoyevski’nin pek yakını olan bir Rus’tan duydum bunu. Birkaç kişiye anlatmak tedbirsizliğini gösterdim ve çok geçmeden herkes onu işine geldiği gibi kullandı […] Dostoyevski’nin yaşamında son derece karışık olgular var bazan. Bunlardan, özellikle biri var ki, Dostoyevski bu olguya daha önce Crime et chatiment’te [Suç ve Ceza] (t. II, p.23) dokunmuştu ve görünüşe göre bu olgu Ecinniler’in bir bölümünde tema olarak kullanılmıştı […] Küçük bir kıza tecavüz söz konusudur burada.Kirletilen çocuk bir odada kendini asmak üzeredir. Bu sırada bitişik odada, kızın kendini asacağını bilen suçlu, Stavrogin, onun ölmesini beklemektedir”* der ve okura şu soruyu yöneltir Gide: “Bu karanlık öyküdeki gerçeklik payı nedir?” Gide önce biraz kaçamak yanıtlar verir ama sonra özellikle Dostoyevski hayranlarının boynuna giyotin gibi inen şu cümleleri yazar: “Ne var ki Dostoyevski’nin bu tür bir serüvenden sonra, ister istemez pişmanlık acısı adını vereceğimiz şeyi duyduğu bir gerçek.”** Gide bu bölümün devamında Dostoyevski’nin bu lanetli olayı Turgenyev’e itiraf ettiğini de aktarıyor. Kitapta beni sarsan bir diğer bölüm ise, Dostoyevski’nin şu düşünceleri: “Dostoyevski’ye göre eylem adamı orta zekalı olmalıdır, çünkü üstün zeka kendi kendisinin eyleme geçişine engel olur.”*** Düşünce adamıyla eylem adamını birbirinden ayırıyor Dostoyevski. Ne yaman bir çelişki ama adamı kahredecek kadar da gerçek. Günümüz Türkiye’sinde tam da bu durumu yaşamıyor muyuz: “Derin düşünce” siyasi, ekonomik ya da askeri konularda kılı kırk yararken “orta zekalı sağ siyaset” tepkisel, kaba saba hatta patolojik eylemlerde bulunuyor. Buna da “Yeni Türkiye” diyorlar. Ve bir kısım halka da bu hoyratlıklarını “eylem adamlığı” ya da “milletin adamlığı” diye fena kakalayıp, yutturuyorlar. Dediğim gibi lanetli bir kitap Gide’in bu “Dostoyevski”si. Statüko ve zihinsel konformizmi fena sarsıyor. Son olarak: Amacım bu değildi ama, bu mütevazı sosyal medya paylaşımı de facto bir kitap tanıtımı oldu. Belki de bu kitabı 16 Nisan öncesi her birimiz okumalıyız. Belki de lanetlenmek o kadar da kötü değildir.
*Gide, Andre. (1965) “Dostoyevski”. ( s.92). (Bertan Onaran, çev.) İstanbul: de yayınevi.

** A.g.y. (s.93)

*** A.g.y. (s.164)

Kuzey’in Budası: Emanuel Swedenborg

Kubilayhan Yalçın

Gilles Deleuze, Kant Üzerine Dört Ders’te: “Kant, Swedenborg diye acayip bir yazara büyük bir ilgi duyuyordu” der ve devam eder: “…ve bu Swedenborg’un yalnızca ispiritizma anlamında ruhlara dair belirli bir kavrayışı yoktu, aynı zamanda ispiritizma bakımından belli bir mekân ve zaman anlayışı da vardı.”

            Efsanevi Sherlock Holmes karakterinin yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle, The History of Spiritualism (Ruhçuluk Tarihi) kitabının birinci bölümüne Emanuel Swedenborg’u koyar. Doyle’a göre din alanında büyük bir reformcu ve “durugörü medyumu” olan Swedenborg, ruhsal/spiritüel bilginin ilk ışıklarının vurduğu yüksek bir dağın zirvesidir.

Swedenborg’un Batı düşün ve sanat hayatı üstündeki etkisi sadece Kant ve Arthur Conan Doyle ile sınırlı değil. Öyle ki, “Swedenborg’cu” yazarların izini sürmeye başladığınızda karşınıza Schopenhauer’dan Goethe’ye, Balzac’tan Dostoyevski’ye, William Blake’ten Coleridge’e, Baudelaire’den Borges’e ve Ralph Waldo Emerson’dan Carl Gustav Jung’a uzanan bir “panteon” çıkıyor.

Örneğin Goriot Baba ve Vadideki Zambak gibi dünyaca ünlü romanların yazarı Honoré de Balzac, 1837 yılında yazdığı bir mektupta “Swedenborg’culuk benim dinimdir” diyor. Balzac’ın dilimize de çevrilmiş olan Louis Lambert ve Séraphita adlı romanlarında Swedenborg etkisini açıkça görmekteyiz. Yazarın: “Séraphita benim ustalık eserim olacaktır. Bir Goriot Baba her gün yazılabilir ama Séraphita gibi bir yapıt bir ömürde ancak bir kez ortaya çıkar” dediği ve teolojik tartışmaların ağır bastığı bu romanın çıkış noktası Swedenborg’un “meleksi ruhlar” düşüncesidir. Swedenborg’a göre meleksi ruhlar, yeryüzünde, sıradan insanlarla birlikte yaşayan fakat meleğe dönüşüp Cennet’te yaşamaya hazırlanan varlıklardır.

Ülkemizde de geniş bir okur kitlesine sahip Arjantinli şair, öykücü ve deneme yazarı Jorge Luis Borges (1899-1986) de bu İsveçli mistiğin hayranıydı. Borges’in Emanuel Swedenborg başlıklı bir şiiri vardır. Arjantinli şair Testimony to the Invisible (Görünmeze Tanıklık) adlı denemesinde, “öte dünyanın ilk kâşifi” olarak isimlendirdiği üstadı hakkında kalem oynatır. Borges, Swedenborg & Mysticism kitabının yazarı Dr. William Rowlandson’a göre Borges’in eserleri derin bir şekilde Swedenborg’cudur.

Waldo Peebles ve Frank Sewall gibi araştırmacılara göre Swedenborg etkileri, Goethe’nin Faust’nun ikinci bölümünde karşımıza çıkar. Ayrıca Swedenborg, Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşleri’nde de Peder Zosima’nın ağzından bizlerle konuşur. Carl Gustav Jung büyük bir bilim insanı ve mistik olarak nitelendirdiği Swedenborg’un yedi kalın cilt tutan kitaplarını genç bir tıp öğrencisiyken merakla okuduğunu söyler.

Japon Zen üstadı Daisetsu Teitaro Suzuki de Swedenborg’un Heaven and Hell (Cennet ve Cehennem) ve The New Jerusalem and its Heavenly Doctrine (Yeni Kudüs ve Göksel Doktrini) gibi belli başlı eserlerini Japoncaya çevirmiş, Suedenborugu: Budda of the North (Swedenborg: Kuzey’in Budda’sı) adlı uzun bir makale yazmış, 1910 yılında düzenlenen 10. Uluslararası Swedenborg Kongresi’nin ikinci başkanlığını yapmıştı.

Peki kimdir bu Swedenborg?

Swedenborg, 28 Ocak 1688 yılında Stockholm’de dünyaya geldi. Babası Skara Piskoposu Jesper Swedberg, İsveç’in önde gelen din adamlarından biriydi. Swedenborg on bir yaşından itibaren Uppsala Üniversitesi’nde eczacılık, astronomi, matematik, doğa bilimleri, Latince ve Yunanca çalıştı. İsveç’in Leonardo da Vinci’si olarak da anılan Swedenborg’un uçak ve denizaltı tasarımları vardır. Zaman içinde maden mühendisliği, metalürji, fizik, zooloji, anatomi, politik ekonomi ve ilahiyat alanlarında uzmanlaştı. Swedenborg XII. Charles döneminde askeri mühendislik de yapmıştı. Bunlarla birlikte parapsikolojik yetenekleriyle de ün salmıştı Swedenborg. “Ruhlar ve meleklerle” iletişime geçtiğine inanılıyordu. Rivayete göre dönemin İsveç Kraliçesi bile onun bu özel yeteneklerinden faydalanmıştı. Immanuel Kant’ın zekâsını takdir ettiği fakat daha sonra mistik aşırılıkları yüzünden kendisini tenkit edip, düşüncelerine mesafe koyduğu Swedenborg hakkında Dreams of a Spirit-Seer (Bir Ruh-Görücünün Rüyaları) adlı bir kitabı vardır.

29 Mart 1772’de Londra’da ölen bu Aydınlanma çağı mistiği, Batı Uygarlığının en parlak zekâlarından biri ve spiritüalizmin de babası olarak anılır. Bugün Amerika’da “Yeni Kilise” (New Church) olarak da adlandırılan ve bu İsveçli din ve bilim adamının teolojisinden yola çıkılarak kurulmuş Swedenborg Kiliseleri vardır.

Paracelsus’un Gülü

 

Kubilayhan Yalçın

Mary Shelley’in 1818 yılında yayımlanan kült romanı Frankenstein’da, kadim simya metotları ve modern bilimsel tekniklerle, cansız et parçalarından bilinçli bir insan ya da bir  “ucube” yaratan Victor Frankenstein şöyle söyler:

“Eve döndüğümde ilk işim bu yazarın [simyacı Nicholas Flammel] ve sonradan da Paracelsus ile Albertus Magnus’un tüm eserlerini edinmek oldu. Bu yazarların çılgın hayallerini büyük bir hevesle okuyarak etüt ettim.”1

Victor’un Ingolstadt Üniversitesi’ndeki doğa felsefesi hocası Krempe, bu zeki çaylağın tutkulu bir şekilde simyacılarla vakit geçirdiğini fark ettiğinde neredeyse sert bir tepki gösterir ve:

“Nasıl ıssız bir yerde yaşamışsın ki,” der: “bir kişi de çıkıp sana böylesine büyük bir şevkle öğrendiğin fantezilerin bin yıllık geçmişleri olan, küflenmiş fikirler olduğunu söyleme nezaketini göstermemiş. Böyle bir aydınlanma ve bilim çağında Albertus Magnus’un ve Paracelsus’un takipçisine rastlayacağım kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi”2

Victor’un üniversitedeki kimya hocası Waldman ise Cornelius Agrippa ve Paracelsus adlarını duyduğunda, sert Kartezyen meslektaşı Kremper’e göre daha kadirşinas ve anlayışlıdır. Tatlı bir tebessümle öğrencisine şunları söyler:

“Günümüz filozofları bugünkü bilgilerinin büyük bir kısmını, bu insanların yılmak bilmez azimlerine borçlular. Büyük ölçüde onlar tarafından gün ışığına çıkarılmış bir takım gerçekleri bugün yeniden adlandırmamız ve ilişkilendirmemiz kolaylaştı. Ne kadar hatalı yönlendirilmiş olursa olsun, dehaların çalışmalarının nihayetinde insanlığın yararına çevrilmemesi nadir görülen bir durumdur.”3

Tarih, Profesör Waldman’ı haklı çıkartmıştır.

Leonardo da Vinci, Martin Luther ve Copernicus’un çağdaşı olan ve asıl adı Philippus Theophrastus Aureolus Bombastus von Hohenheim olan Paracelsus (1493-1541) bugün artık “Tıbbın Luther’i”, “kimyanın babası”, “kemoterapinin büyükbabası”, “toksikoloji (zehir bilimi) ve tıbbi kimyanın kurucusu”, gibi lakaplarla anılmaktadır.

Aytunç Altındal Gül ve Haç Kardeşliği kitabında Paracelsus için: “Özellikle kan-bilimine yaptığı katkı, şimdilerde çok önemseniyor.  Kan’a altın katarak tedavi günümüz için de yenidir. Paracelsus bu usulü düşünmüştü” der ve ekler: “Umarız, şu ünlü “Tüp Bebek” fikrinin savunucularından birinin Paracelsus olduğu da anımsanır.”4 Altındal tüp bebek derken, Paracelsus’un hermetik bir kap içinde yetiştirilebileceğini iddia ettiği “parmak çocuklar”, Homunculus’lardan bahsediyor. Homunculus Latince “küçük insan” demek.

Ölüler hariç herkesi iyileştirebileceği söylenen Paracelsus’un, özgün “Felsefi Tıp” yöntemleri ve eczacılık konusundaki yeteneklerinin çağını aşan etkisini kavrayabilmek için, Carl Gustav Jung’un Anılar, Düşler, Düşünceler’inde, büyük dedesi Carl Gustav hakkındaki şu sözlerine bir kulak verelim:

“Jung ailesinin armasında bir Anka kuşu vardır… Armanın masonik ya da Rozikrusyan bir anlamı var… Rozikrusyan düşünce biçimi, Hermetik ya da simya felsefesinden kaynaklanır. Kurucularından biri tanınmış bir simyacı olan Michael Maier’dir (1568-1622). M. Maier’le [simyacı] Gerardus Dorneus çağdaştırlar ama Dorneus çok daha önemli olmasına karşın, onun kadar tanınmış değildir… O zamanlar, 1654’te ölen doktor ve hukukçu Carl Jung Mainz’de yaşıyormuş… Kültürlü bir insan olan Carl Jung kuşkusuz, bu iki simyacının yazılarına yabancı değildi, çünkü o zamanlar ilaç bilimi hala büyük oranda Paracelsus’un etkisi altındaydı ve Dorneus’un bir Paracelsus yandaşı olduğu biliniyordu. Paracelsus’un bildirisi ‘De Vita Longa’ya ayrıntılı bir önsöz bile yazmış[tı].”5

Peki Paracelsus’un bu çağına göre üstün bilgi, vizyon ve yöntemleri nereden gelmekte, hangi kaynaklardan beslenmektedir?     Paracelsus’un rol modelinin ve ilk bilgilerini aldığı kişinin, kendisi gibi doktor ve kimyacı olan babası Wilhelm Bombast von Hohenheim olduğu çok açıktır. Kimya ve simyanın, et ve tırnak gibi, ayrılmaz bir bütün olduğu çağlardır bunlar. Dolayısıyla tıpkı John Dee ya da Giordano Bruno gibi, dönemin kalburüstü bilim adamları aynı zamanda iflah olmaz birer büyücü, simyacı, astrolog ya da daha genel bir tabirle okültisttirler.

Paracelsus’un Basel ve Ferrara üniversitelerine gittiğini, Neo-Platonist’lerden İbn-i Sina’ya (Avicenna), Nicholas Cusa’dan Johannes Trithemius’a, kendi zamanının birçok seçkin tıbbi, felsefi, teolojik ve okült metinlerini etüt ettiğini biliyoruz.

Manly Palmer Hall (1901-1990), magnum opus’u olan Tüm Çağların Gizli Öğretileri kitabında, Paracelsus için “Hermesçi sanatın büyük sırları ona Arap ustalar tarafından İstanbul’da verilmiştir”6 diyor. Yine Hall’e göre Paracelsus, doğa ruhları (elementaller) ve görünmez âlemlerde yaşayan varlıklara ilişkin bilgisini Hintli Brahminlerden almıştı.

19.yüzyıl teozofi çevrelerinin başka bir renkli siması Doktor Franz Hartmann ise, Paracelsus hakkındaki kapsamlı çalışması Paracelsus and The Substance Of His Teachings’te, Paracelsus’un Almanya’dan Rusya’ya uzanan seyahatleri sırasında bir dönem Tatarlar tarafından esir edildiğini, sonra İstanbul’a gittiğini ve bu süreç zarfında da Doğulu gizemciler tarafından yetiştirildiğini iddia ediyor.7 Rivayete göre Paracelsus, simyacıların o ünlü Felsefe Taşı’nın (baz metalleri altına dönüştüren toz)  maddi ve ruhani sırlarına İstanbul’da vakıf olmuştu.

Günümüzde Paracelsus adında ilaç şirketleri ya da özel kliniklere rastlamanız mümkün. Ayrıca popüler kültür de bu tıp ve simya ustasına karşı kayıtsız kalmış değil: Her an bazı dizi film ve bilgisayar oyunlarında Paracelsus adında eksantrik bir kahramanla karşı karşıya gelebilirsiniz.

Şimdi izin verirseniz bu yazıyı, Jorge Luis Borges’in Paracelsus’un Gülü başlıklı kısa öyküsünün son paragrafıyla bitirelim:

“Paracelsus yalnız kaldı. Lambayı söndürüp yorgun koltuğuna oturmadan önce bir tutam külü avucunun içinde çevirdi ve alçak sesle bir sözcük fısıldadı. Gül yeniden canlandı.”8

 

  1. Shelley, Mary. (2015). Frankenstein Ya Da Modern Prometheus (s.52). (Duygu Akın, Çev.). İstanbul: Can Yayınları.
  2. g.y., s.60.
  3. g.y., s.63.
  4. Altındal, Aytunç. (2003). Gül ve Haç Kardeşliği (Avrupa Birliği’nin Gizli Masonik Kimliği (s. 69). Ankara: Yeni Avrasya Yayınları.

 

  1. Jung, Carl Gustav. (2001). Anılar, Düşler, Düşünceler (s.241). (İris Kantemir, Çev). İstanbul: Can Yayınları.
  2. Hall, Manly Palmer. (2014). Tüm Çağların Gizli Öğretileri (s. 463). (Murat Sağlam, Çev). İstanbul: Mitra Yayınları.
  3. Hartmann, Franz. (1896). Paracelsus and The Substance Of His Teachings (s.4). London: Kegan Paul, Trench, Trubner & Co. Ltd. (Erişim tarihi: 20.09.2016). http://www.herme
    org/pdf/alchemy/Franz_Hartman_Paracelsus_and_the_Substance_of_His_Teaching.pdf
  4. Borges, Jorge Luis. (2014). Dantevari Denemeler / Shakespeare’in Belleği (s.133). (Peral Bayaz Charum, Çev). İstanbul: İletişim Yayınları.

 

 

Anarko: Bir Okült Fantezi

Kubilayhan Yalçın

“Kaburga kemiklerinde anahtar şeklinde bir kemik taşıyan kız! Dev bir orak ve bir çekiçle, kurbanlarının ‘üçüncü gözünü’ çalan bir avcı…”

 

“Tuhaf bir rüyaydı, görüntü yok, ama ses vardı. Sanki gözüm görmüyor da, neler görmem gerektiğini söyleyen sesler duyuyordum.”

Umberto Eco, Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi’nden

 

Çok sevgili RNA Hanım…

Görünen ve Görünmeyen’in ışığı, iki dünyada da kaderinizi aydınlatsın. Evet, ilk mektubumda da belirttiğim gibi sizinle birkaç kez rüyalarınızda karşılaştık. Bunun için sizden ne kadar özür dilesem azdır. Bir rüya hırsızı ya da tacizcisi değilim. Meditasyonlarım sırasında bu tarz şeylere özellikle dikkat ederim. Ama ne kadar dikkatli olursanız olun, zaman zaman bu tarz karşılaşmalar ya da kazalar oluyor işte. Bazen bunların acı da sonuçları oluyor tabii ama bizler iflah olmaz birer iç-uzay kâşifiyiz öyle değil mi? Dört element, beş duyu ve yerçekiminden bağımsız bölgelerde geziniyoruz ve buraları da tıpkı dış-uzay gibi bir sürü gizem ve tehlikeyle dolu…

Şimdi, bahsettiğiniz kişiye gelirsek…

Takdir edersiniz ki, haricilere, derneğimiz hakkında bilgi vermemiz yasak. Ama sizin gibi, bilinç ve bilinçdışımın mühürlerini kırıp, zarifçe ruhumda dolaşmış bir rüya savaşçısından da bazı bilgileri saklamayı anlamlı bulmuyorum. Belli ki bir rüya mabedi ya da hayal locasında,  çoktan sizinle kardeşlik onurunu paylaşmışız. Dolayısıyla size anlatacaklarımın tüm vicdani sorumluluğunu göğüslüyor ve buna değeceğine inanıyorum…

Bu kişinin camiamızdaki adı Anarko’dur. 25 Aralık 1957 tarihinde, İstanbul, Veritas Locası’nda tekris törenine başlanmış fakat bazı aksilikler sonucu tören tamamlanamamış.

Sizin de bildiğiniz gibi, derneğimize başvuran kişileri, aramıza kabul etmeden önce uzun bir süre incelemeye tabii tutar. Bu inceleme sonucunda da, Anarko hakkında hiçbir olumsuz, yüz kızartıcı veriye rastlanmamış ve tekrisinin yukarıda ifade ettiğim tarihlerde gerçekleştirilmesi uygun görülmüş.

Tuhaflıklar törenin ilk aşamalarında başlamış.

Aday önce, Düşünce Odası dediğimiz, küçük, karanlık bir hücreye kapatılır. Odayı tek bir mum ışığı aydınlatır. Masanın üzerinde ölümü temsilen bir kurukafayla birlikte tuz, kükürt, kuru ekmek, kum saati, boş bir kâğıt ve ayna vardır. Adayın eski hayatındaki en büyük günahını yazdığı bu kâğıt yakılır ve sembolik ölümü gerçekleşmiş olur. Daha sonra da tekrisin diğer aşamalarına geçilir.

Adayımız, Düşünce Odası’ndayken, refakatçiler, içeriden ilk önce çocuksu bir ağlama sonra da sinir krizine benzer çığlıklar duymuşlar. Önce ne yapacaklarını bilememişler. Kabul töreninde, neofitlerin, histeri ya da epilepsi krizi geçirdiğine pek tanık olmayız. Ağlayan çocuk sesi, bir süre sonra: “In girum imus nocte, et consumimur igni!” diye bağıran bir yetişkinin sesine dönüşmüş. Bunu birkaç kez, harfleri ağzından demir bilyeler gibi tükürerek tekrar etmiş. Ardından da küçük bir patlama sesi duyulmuş ve hücre alev almış…

Sizi temin ederim ki Düşünce Odamız, aramıza katılan adayları yaktığımız bir fırın değildir! İçeride hafif bir mum ışığı dışında, kesinlikle yanıcı ya da patlayıcı hiçbir şey bulunmaz! Fakat Anarko o gün, her nasılsa bir kardeşimizin ölümüne ve locamızın da büyük bir maddi hasar görmesine sebep olacak bir yangın çıkartmıştı.

Binayı terk etmeden önce sol elinde, cinayet aleti gibi tuttuğu dev bir orak, sağ elinde de büyük bir çekiçle görülmüş. Etrafa bu dünyaya ait olmayan bir nefretle bakıyormuş.

 

***

In girum imus nocte, et consumimur igni, “Gecenin içinde dönüyoruz, ateş bizi yutuyor” anlamına gelen bir palindromdur. Yani tersten okunuşu da aynı olan cümle. Heceleri ayırarak, sağdan sola doğru okumayı deneyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Bu Latince sözcük, benim ya da sizin dilinizde ölümcül bir parolaya dönüşmez. Ama Anarko’nun dilinde bu sözler, ateşten harfleri olan bir cehennem alfabesine dönüşmüştü. Peki kim ya da neydi bu gücü, bu çocuğa verebilen? Bunu anlamak için Anarko’nun Moskova’da başlayan hayat öyküsüne kısaca bir göz atmak yeterli…

***

Bu gizemli genç oğlanın, Alexander Smolensky adında bir Rus generalin, gayri meşru çocuğu olarak Moskova’da dünyada geldiğini biliyoruz. General Smolensky, Bolşevik İhtilali’nden sonra, Çarlık yanlısı Beyaz Ordu’ya katılan, elit bir savaş makinesiydi. Ünlü okültist Helena Petrovna Blavatsky’le de kan bağı olduğu söylenir. Generalin, savaştaki başarılarının bir parça da sezgisel, telepatik yeteneklerinden kaynaklandığı, bazı çatışmaların kilit noktalarını, bir gece evvel eksiksiz bir şekilde rüyasında görebildiği de iddialar arasında.

Ama bu psişik şövalyenin sonu maalesef hazin olmuştur: Güvenilir askeri kaynaklara göre General, 1920 yılında, Ukrayna’da, “Kara Baron” lakaplı General Wrangel’le birlikte, Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken, o mistik beynini muhafaza eden kafatası parçalanmış ve bir ayağını da kaybetmişti. Yetersiz tıbbi koşullar altında yaşam savaşı veren General daha sonra, kâbuslar, hezeyanlar ve çığlıklar içinde sonsuzluğa yürümüştür.

Fakat her nasılsa, tüm bu kargaşa içerisinde, yasak aşkı Olga Andronikova ve üç aylık gayrı meşru bebeğini Saratov adlı bir gemiye yerleştirerek Kırım üzerinden İstanbul’a kaçırmayı başarmıştı Smolensky.

Fakat gemide ters bir şeyler olmuştu…

Öyle ki 1920 Ekim’inin bir sabahı, Rumeli Kavağı açıklarında ağ atmış iki balıkçı, su üstünde, kayık gibi yüzen ölü bir kadın bedeni ve bir iple eline bağlanmış bir sepet bulmuştu. Sepetin içinde üç aylık bir bebek, her an sonsuzluk uykusuna dönüşecek bir dinlenceye dalmıştı. Bedeni kaskatı kesilen kadın Olga Andronikova’ydı. Çocuğun kundak bezi üzerine de bir isim yazılmıştı: Magus Incognita! Yani Bilinmeyen Büyücü…

 

***

Magus Incognita, Kamus Bin Tammuz adlı bir simyacının Latince kod adıydı. Karanlık geçmişi olan bir adamdı bu Kamus. Arap Rose Croix da deniyordu ona ama yerli ya da yabancı hiçbir sır teşkilatı onu kendinden kabul etmiyordu. Ulum-u Garibiye’nin her çeşidine bulaşmış bir yalan ve kâbus taciriydi. Fakat bir özelliği onu düşmanlarının gözünde bile erişilmez bir makama yükseltiyordu: O da Bin Bir Gece Masalları’nın ezoterik anahtarlarına sahip olmasıydı. Ünlü medyum ve büyücü Aleister Crowley, Masallar’daki sırları öğrenmek için, İngiliz Devleti’nin de desteğiyle Kamus’a bir servet dökmüştü.

Sudan gelen çocuk işte bu kişi tarafından evlat edinildi. Kamus’un çocuğun varlığından nasıl haberdar olduğu ve ona nasıl ulaştığı bugün hala bir sır. Ama birçok kardeşimize göre çocuk zaten Kamus Bin Tammuz’a bir hediyeydi.

 

***

Kamus ve “Suyun Getirdiği” evlatlığı hakkındaki efsaneler han duvarlarını aşmış, saray kapılarına kadar dayanmıştı.

Rivayete göre annesi öldükten sonra çocuğu martılar beslemiş, kadının cansız bedenini ise İstanbul’a yunuslar taşımıştı. Ama hiçbir masal, efsane ya da dedikodu, Olga Andronikova’nın neden çocuğuyla beraber açık denizlere bırakıldığını anlatmıyordu. Bunun sebebini biz de tam olarak bilmiyoruz. Bazı tahminlerimiz var ama eksik olgusal bilginin yerini hurafenin dolduracağını bildiğim için kıymetli zamanınızı bunlarla tüketmek istemiyorum. Ama yeri gelmişken belirteyim: Anarko hakkındaki çok özel bazı bilgileri bizzat ben, durugörü, duruişiti ya da rüya soruşturması gibi parapsikolojik tekniklerle edindim. Bu duygu ve düşünce aktarımı sırasında onunla hemen hemen bir ve aynı kişi oldum. O yüzden vereceğim bazı detaylar sizi şaşırtmasın, şüphelendirmesin, heyecanlandırmasın.

 

***

Anarko, uzun yıllar kendisini boğulmaktan kurtaran bir denizkızının ağlayan sesini duyarmış kâbuslarında. Büyük ihtimalle, açık denizde, oğlunu yaşatmak için insanüstü bir çaba sarf eden anneciğinin anısını, bilinçdışı, denizkızı sembolüyle özdeşleştirmişti, ne dersiniz?

Evlatlığının, kafasının içine sığamayan güçlerini zaten bilen Kamus, çocuğun travmatik anılarla yüklü belleğini, kendi okült hırslarıyla harmanlayarak ortaya yeni bir tür avcı çıkarmıştı. Nam-ı diğer Anarko, bir epifiz avcısıydı. Hani Descartes’in insan ruhunun oturduğu yer dediği, beynimizdeki o kozalaksı bezin avcısı!

 

***

Okült biyoloji açısından pineal bez, insan beynine gömülü ve ruhu, uzay-zamanın körlüğünden kurtaran organik bir aparattır. Hamlet, babasının hayaletini, epifiz bezi, özel bir şekilde uyarıldığı için görebilmektedir. Tarihin en yetenekli kâhinleri, gözlerini kapayıp, bu “üçüncü gözlerini” açabildikleri için, ruhlarını zamana yayıp, geçmişten ya da gelecekten haber alabilmektedir!

Mısır mitolojisindeki Horus’un Gözü ya da Yunan mitolojisindeki üç gözlü Cycloplar, bu bezin birer alegorisidir. Mısırlılar, mumyalama sırasında, sonsuzluğa yükselmiş ruhun bedenle olan tüm bağını kesmek için epifizi beyinden kesip alırlardı.

Yeryüzü tıbbı açısından ise bu bez ışığa duyarlı ve melatonin hormonu salgılayan bir hayat çeşmesidir. Melatonin, binlerce yıllık evrim boyunca varlığını korumuş, yaşlanmayla ilişkili bir molekül.  Öyle ki ona “yaşlanma karşıtı”, juvenil hormon adı veriliyor. Genç deneklerin pineal bezi, yaşlılara takıldığında şanslı kurtların yaşam süresi ciddi bir şekilde uzuyor. Daha da çarpıcısı, yaşlıların pineal bezi, gençlere takıldığında ise, bahtsız çocukların yaşam süresi gözle görülür bir şekilde kısalıyor!

Göreceksiniz, önümüzdeki elli yıl içerisinde insan ömrünü uzatmanın yolu melatonin ve epifiz bezinden geçecek. Mısırlıların her nasılsa, çok daha önceden bildikleri gibi…

Kamus Bin Tammuz, Horus’un Gözü’nün işte bu iki özelliğinden ötürü, avcısıydı. Uzun yaşının ve görünmez âlemlerle yürüttüğü doğaüstü işbirliğinin sırrı bu akıllı et parçasındaydı! Türlü zahmetlere, masraflara ve tehlikelere atılarak elde ettiği bu değerli hammaddeyi şimdi çok daha rahat ve hızlı bir şekilde elde edebilecekti. Artık yeni bir yardımcısı vardı: Anarko!

Kamus, genç asistanına güçlü bir çekiç ve keskin bir orak verip, İstanbul’a saldı!

Çocuk yüzlerce metre öteden, melatonin kokusunu alıyor, epifiz bezinin temiz ve güçlü çalıştığını tespit ettiği kişilerin kafasını çekiçle kırıp, orağıyla da bezi sıyırıp alıyordu. Epifizin güçlü çalıştığı kişilerin beyninde, periskop gibi, üçüncü bir göz daha açılır. Anarko, kurbanlarının kafataslarını kırdığında, muhtemelen bunlarla göz göze geliyordu! Bu zavallı gözler, katillerine bir süre korkuyla bakıp, olana bitene de anlam vermeye çalışıyor olmalılar…

Hermetik kaplar, özel solüsyonlar içinde saklanan bu et parçaları, daha sonra hocanın arkaik kazanlarında kaynatılıp, yaşlanmayı durduran, elixir özlerine dönüştürülüyordu.

Cadde-i Kebir’de uzun bir süre korku ve panik yaratan bu cinayetler hakkında, derneğimizin özel arşivleri dışında da tek bir belge bulunamaması düşündürücüdür.

Kamus uzun bir süre ikinci bir akıl, ikinci bir beden daha doğrusu yaşayan, soluk alan bir cinayet aleti gibi evlatlığını kullandı. Sonra bir gün kader döndü, işler değişti, zamanın sabrı tükendi…

 

***

 

Kamus’un “Gri Âdem” dediği tuhaf bir projesi vardı. Beynin yine bazı devreleriyle oynayarak “yeni bir insan türü” yaratmak istiyordu. Yaratıcısının hastalıklı hayal gücüne bakıldığında, ortaya çıkacak olan şeyin, yeni bir insandan çok, insan yapımı bir yeryüzü şeytanı olacağı açıktı! Ama Kamus kararlıydı ve bu seferki hedef bölge ise hipokampustu.

Hipokampus da gri bir maddeden oluşan, hafıza ve yön duyusuyla ilişkili bir bölge. Anlamı denizatı hatta deniz canavarı demek. Gerçekten de beynin bu bölgesi denizatına benzer. Farklı bir açıdan bakıldığında ise koçboynuzlarını andırır: Cornu Ammonis!

Şimdi gözlerinizin önüne Mısır’ın kadim tanrısı Amon-Ra’yı getirin RNA Hanım: Kafasında iki uzun boynuz, boynuzların ortasında da güneş diski olan, keçi başlı bir varlık! Yanına da antik Yunan’ın keçi ayaklı ve “boynuzlu” doğa tanrısı Pan’ı koyalım. Şakaklarında iki küçük boynuzla tasvir edilen Musa’nın resim ve heykellerini de koleksiyonumuza eklemeyi unutmayalım! Sanırım Zülkarneyn’den bahsetmeme gerek bile yok!

Okült anatomi kitabımızın sayfaları açılıyor…

Şeytana ya da mutlak kötülüğe ait bir uzva dönüştürülen boynuz aslında insan beynindeki bir bölgenin alegorik anlatımıdır. Ve bu bölge, hipokampus,  atalarımızın binlerce yıl önce bildiği gibi insan beynini evrenin kalbi ya da yaratıcının zihnine bağlayabilen bir antendir. Burası o kadar güçlü bir çekim merkezidir ki, bazıları ona beyindeki Kudüs ya da Şambala der. İnsan-ı Kamil olmanın metafizik teknolojisinden bahsediyorum sevgili RNA.

Kamus, beyine saklanmış bu boynuzsu yapıyı, çiçek gibi büyütüp, yeşertecek kadim bir biyosimya teknolojisine sahipti.

Ve hedefine ulaştığı takdirde, deneğin hipokampusundaki milimetrik boynuzlar, hem fizik hem de fizikötesi güçleri katlanmış bir şekilde alnından fırlayacaktı!

Yalnız sentezinde bir şey eksikti: Gri Adam’ının omurga sistemine eklemesi gereken bir parça vardı. Bu, bir kadın vücuduna saklanmış, anahtar şeklinde bir kemikti. Hayır, insan kemiğinden oyulmuş bir anahtardan, el yapımı bir objeden bahsetmiyorum. Bizzat insan vücudunun ürettiği ve sol taraftaki 12. kaburga kemiğinin üstüne yerleştirdiği, anahtar şeklinde bir kemik!

Takdir edersiniz ki, doğa ya da evrim, herkesi bu tarz sürprizlerle ödüllendirmiyor. Peki, kaburgasında anahtar şeklinde kemik taşıyan bir kız nerede ve nasıl bulunur? Konstantiniyye’nin surları, bu kemiklerle donatılmış kızlara sahip bir aileyi yüzlerce yıldır muhafaza ediyordu. Kamus’un orak ve çekiçli avcısı için bu kızlardan birini bulmak, narin bedenini yarmak, ince kemiklerini kırmak ve anahtarı efendisine getirmek an meselesiydi…

 

***

Kurbanın adı Dilara’ydı.

İstanbul’un belki de en eski ailelerinden biriydiler. O kadar eski bir aile ki atalarının primatlarla kapı komşusu, evlerinin de gaz ve toz bulutları üstüne kurulu olduğunu söylesek yeridir. Tanıdığım bazı gizemciler, onlar için “Tufan Artıkları” da derler ve bir kollarının halen İngiltere’de yaşadığını belirtirler.

İlginçtir; İngiltere’deki Druid’ler, baş tanrıları Hu’nun, İstanbul’dan Britanya’ya göç ettiğine inanırlar. Bu “Hu” hecesinin, masonluğun “kayıp kelimesi” ve Müslüman dervişlerin Hû zikri ile de bir bağlantısı vardır. Hatta BBC’nin o çılgın bilim adamı Doctor Who ile de…

Aile hakkında maalesef, size bundan daha fazlasını anlatamam…

Tekrar Anarko ve Dilara’nın hikâyesine dönersek…

Annesi “anahtar taşıyıcısı” olmadığı için, büyükanne vefat ettikten sonra geriye bir tek o kalmıştı. Dolayısıyla aile tarafından som altından bir tanrıça heykeli gibi, tüm gönül ve beden hırsızlarından saklanıyordu.

Kamus, evlerinin altındaki tünellerden tutun, kızın sırtındaki, aslında Orion Takım Yıldızı’nın haritası olan benlere kadar, ailenin her şeyini biliyordu. Yalnız bilmediği daha doğrusu öngöremediği bir şey vardı: O da Anarko’nun, bu kıza âşık olabileceği…

 

***

Anarko’nun hikâyesini ikinci ya da üçüncü kişilerden dinlediğimiz için, Dilara ile aralarındaki duygusal ya da hormonal patlamanın nasıl ve ne şekilde gerçekleştiğine dair elimizde bilgi yok. Ama kıza âşık olduğu ya da onunla bir tür duygusal ortaklık kurduğu gerçek…

Belki de Dilara ve ailesinin, yüzyıllardır kendilerini vahşi krallar, doyumsuz sultanlar, açgözlü tacirler, aklını kaçırmış büyücüler ve gözü dönmüş sapıklardan koruyan bazı sihirli becerileri vardı.

Fakat benim düşünceme göre, Anarko ve Dilara arasında yaşananlar, sadece Ferhat İle Şirin, Yusuf İle Züleyha, Orphee İle Euridice ya da Romeo Ve Juliete’te rastlayabileceğimiz türden bir mitolojik bir aşk hikâyesiydi! Genç bir kızın kaburga kemiklerini sökmeye giden bir katilin, ikinci perdede Romeo’ya dönüştüğü tuhaf bir aşk hikâyesi…

Fakat mabette, büyük eserini tamamlamak için anahtarını bekleyen gözü dönmüş arkaik bir faşist olduğunu unutmayalım. Kamus Bin Tammuz’u insan kemiğinden oyulmuş, sahte bir anahtarla kandıramazdınız. Kamus ve Anarko arasındaki ipler işte bu noktada kopuyordu. Oğula göre isyan, babaya göre de ihanet sahne alıyor, savaş başlıyordu.

***

Anarko, Dilara’yı, Yeşilköy’de zamanında cephanelik olarak da kullanılan bir hayvan barınağına saklamıştı. Barınak, 93 Harbi sırasında, İstanbul’u işgal etmek üzere gelen Rus ordularının konakladığı bölgeye çok yakındı.

Gençler önce Sofya’ya, sonra da Romanya üzerinden Londra’ya gitmeyi planlıyorlardı. Tahminen ailenin İngiltere’deki “Druid” koluyla irtibata geçeceklerdi. Kendileri açısından da haklıydılar. Fakat aynı kadını isteyen iki adam vardı ortada. Yani er geç kıyamet kopacaktı.

40’ların Yeşilköyü’nü bugünkü gibi düşünmeyin. Aç sokak hayvanlarının kendilerine mezar bulmak için geldiği, ıssız ve tenha bir yerdi burası. Ve sıkıntılı bir Ağustos gecesi, çanlar ve ezanlar sustuğunda, Anarko ve Kamus barınağın önünde karşı karşıya geldiler.

Kamus yalnız gelmiş olamazdı. En azından Anarko’nun böyle düşündüğünü tahmin ediyorum. Haksız da değildi: O koca göbekli Frankeinstein, her türlü cinlik için insanların arasına salınmış bir sürüngendi ama göğüs göğse harp bu zavallının becerebileceği en son şeydi! Önce fizik sonra da fizikötesi silahlarla saldıracaktı.

Kasketli, yüzleri bezlerle kapalı birkaç “silahşoru” saldı önce Kamus. Fişekler, mermiler serseri göktaşları gibi uçuşuyordu havada.

Geometrik savaşacaktı Anarko. Görünmez üçgenler, çokgenler, daireler çizdi düşmanlarıyla arasına. Bir baykuş ve iki köpek yardımcı oldu hasımlarının dikkatini dağıtmasına. Kan donduran bir çığlık kopardı ve ölümcül bir hızla atladı gölgelerin üstüne. Çömlek gibi sesler çıkıyordu çekicin kırdığı kafalardan. Orağıyla, balık gibi kesiyordu zavallıların boğazlarını…

Kamus her şeyi hesaplamıştı tabii. Başıbozukların parçaları bir bir toprağa düşerken, sert ve kırmızı bir rüzgârla savruldu Anarko.  Her sıçrayışlarında birkaç santim daha büyüyen çekirgeler göründü ufukta. Bir yumak gibi, birbirlerine dolanıp, dev bir küreye dönüşmüş yılanlar, çiyanlar ve solucanlar yuvarlandı üstüne. Rüzgârı savurdu, çekirgeleri biçti, yılanları parçaladı. Fakat ansızın bir çığlık duyuldu barınağın içinden. Bir kız sesiydi bu!

Her türlü tedbir alınmış, kız saklanmıştı ama Kamus’un insani beş ve şeytani sekiz duyusu da alarmdaydı o gece. Yılanları, rüzgârları Anarko’nun üstüne salarken, gölgeleri de kızı bulmak için içeri bırakmış olmalıydı. Kamus için kızın hayatının hiçbir önemi yoktu. Anahtarı bedeninden ayırdıktan sonra geriye kalanlar sadece gereksiz et parçalarıydı. Onu kolaylıkla öldürebilirdi. Anarko bedenini içeriye fırlattı. Sanki bir buzdağına çarptı ve suda seken bir taş gibi geriye fırladı. İri ve parlak bir dolunay yeryüzüne inmiş ve karşısına dikilmiş gibiydi. Bembeyaz bir ışık patlaması aldı gözünü. Hemen ardından da kaybettiğini buldu, Dilara’yla göz göze geldi: Kadın şeklini almış dev bir su damlası ya da kristal bir avize gibi, yerden en az on metre yükseklikte ışıklar içinde salınıyordu kız! Kemikleri ve kasları, bedenini dolduran o gizemli, şeffaf ve mistik sıvıda kaybolup gitmişlerdi. İç organlarının yerinde ise, suya düşen mürekkep damlalarına benzer rengârenk patlamalar ve dalgalanmalar oluyordu. Ebru teknesinde karanfil ve güllere dönüşen toprak boyalar gibi süzülüyordu kırmızılar, yeşiller ve de maviler…

Sanki o sıkıntılı Ağustos gecesinde bir tanrıça dünyaya gelmişti. Öyle ki kızın önünde neredeyse diz çöküp dua edecekti Anarko. Elindeki cinayet aletlerinden bir an için utandı. Ama Kamus’un varlığını hatırlayınca da onlara daha sıkı sarıldı.

Birkaç kasketli eşkıya, kızın ayaklarının dibine serilmişlerdi. Pompei’de taşlaşan yanardağ kurbanlarına benziyorlardı. Cansız ve kaskatıydılar. Demek ki ışık, herkesi aydınlatmıyor, kimisini de cehenneme gönderiyordu…

Kız güvendeydi. Işıklar ve tanrıçalarla korunuyor gibiydi.

Kamus ise hala dışarıdaydı. Son ana kadar vazgeçmiyordu engerek! Bu sefer, efendisinin “üçüncü gözünü” almak için hareketlendi Anarko. Birkaç adım sonra da yanındaydı.

Kamus’un ruhu bin bir türlü kimyasal, metalle ve organ parçasıyla yüzyıllardır bir arada tuttuğu bedenine yosun gibi yapışmıştı. Belli ki hemen çıkmayacaktı canı. Çekiç eziyor, orak koparıyordu ama ağır ağır ölüyordu Kamus. Çaldığı her organ, yuttuğu her hayat, öğüttüğü her dünya çözülüyor, dağılıyor, çirkef suları gibi akıyordu kanı. En sonunda, “gerçek” ruhundan geriye kalan küçük bir parça da, bir gaz sızıntısı gibi terk etti kadavrayı ve Kamus öldü…

***

Ustasının ölümünün ardından Anarko ve Dilara’nın Britanya’ya kaçtığını biliyoruz. Dilara’nın ailesi de arkalarında hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldu.

İkinci Dünya Savaşı bitmek üzereydi. Avrupa koca bir enkaza dönüşmüştü. Toprak ve deniz ceset kusuyordu. Ama bu iki özel yetenekli genç, İstanbul’u terk etmek zorundaydılar. Kamus ölmüştü belki ama ortalık ortaçağ artığı, hastalıklı büyücülerle dolup taşıyordu. Sahip oldukları yetenekler yüzünden bu iki gence İstanbul’da rahat yüzü yok görünüyordu. İşte bu yüzden kemiklerin üstüne basarak, ölümün ve gözyaşının içinden geçerek Londra’ya yol aldılar.

Dilara sezgileri ve zihnindeki bölük pörçük adres bilgileriyle akrabalarının yerini bulmaya çalışıyordu. Savaş zamanı bu çok kolay bir iş değildi. Ulaşmaya çalıştığı cadde ve sokaklar bombardımanlar sırasında çoktan yok olmuştu belki de!

Her ne kadar özel yetenekleri olsa da onların da zayıf tarafları vardı: Açlık bunların en kötüsüydü mesela! Ama buraya geldikleri için pişman değildiler. Dilara’nın Druid akrabaları onlar için yeryüzündeki tek umut kaynağıydı.

Ama akrabalarından önce Kara Taşın Lordları denen bir tarikat bulacaktı onları. Yani Kamus’la uzun yıllar işbirliği yapmış bir grup fanatik simyacı ve majisyen! Anarko ve Dilara’nın ortalığa bıraktığı telepatik izleri belli ki fark etmişlerdi. Sezgisel bir alarmla inlemişti yürek çukurları. Köleleştirilecek bir avcı ve hücreleri küçük birer atom reaktörü gibi çalışan “anahtar taşıyıcısı” sihirli kız avuçlarının içindeydi artık. Tabii sezgiler sadece kötülüğe hizmet etmiyordu. Anarko da karanlık vizyonlar görüyor, kâbuslarla uyanıyordu. Londra güvenli bir yer değildi! Ama bunu tartışmak için artık çok geçti.

 

***

Kara Taşın Lordları, Anarko’dan daha çok kızla ilgileniyorlardı aslında. Daha doğrusu kızın bedeninde saklı o gizemli anahtarla…

Tarikat üyelerinin, o ünlü Karındeşen Jack cinayetleriyle de ilişkileri vardı. İşte burası ilginç bir nokta sevgili RNA ve ilk kez bir hariciye bunu anlatacağım.

1888 yazında, Londra’nın doğu kıyısındaki White Chappel semtinde beş tane hayat kadını korkunç bir şekilde öldürülmüştü. Katil ya da katillerin cinayetten çok kurban ritüellerine benzeyen tuhaf yöntemleri vardı. Kadınların hemen hepsinin karınları deşilmiş ve rahimleri dâhil bazı organları çalınmıştı. Sanki birileri bu zavallı Mary Nichols, Annie Chapman ya da Elizabeth Stride’in bedeninde “bir şeyler arıyordu”… Bunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz çünkü Karındeşen Jack ya da her kimse, kadınların beden parçalarını rastgele değil bir cerrah titizliğiyle kesip alıyordu.

White Chappel cinayetlerinin faali hiçbir zaman bulunamadı. Konuyla ilgili türlü iddia ve konspirasyon teorisi ortaya atıldı. Ama fail belliydi: Kara Taşın Lordları ve birkaç aklını kaçırmış kraliyet medyumu! Bu ekip White Chappel’daki hayat kadınlarından birinin kaburgalarında anahtar şeklinde bir kemik olduğu düşüncesine takılıp kalmıştı. Tıpkı Dilara’nın bedenindeki gibi bir anahtar! Yanlış bir istihbarattan ötürü zavallı kadınların bedenlerini delik deşik etmişlerdi. Fakat kader yazıcı güçler, bu okült canilerle işbirliği yapıyor gibiydi: İzini sürdükleri bu gizemli anahtar, Avrupa’yı ve Manch’ı geçip yanı başlarına kadar gelmişti şimdi.

Tabii Dilara, Nichols ya da Chapman’dan daha şanslıydı. Çünkü yanında, kendisini kutsal bir emanet gibi koruyan bir muhafız vardı.

 

***

Anarko ve Dilara, Londra Metro’sundaki sığınaklara yerleşmişlerdi. Genç adamın “Slavonik”, genç kadının da “Kelt” fizyonomisinden olsa gerek, İngilizler bu iki yabancıyı fazla yadırgamamışlardı. Ama yine de onlara mesafeli davranıyorlardı. Özellikle asabi görünümlü genç adamın bir güvenlik görevlisiyle tartışması ve adamın kalp krizi geçirip ölmesi insanlarda tedirginlik yaratmıştı. Orta yaşlı bir hanımefendi, tuhaf bir aksanla Rusça ve İngilizce konuşan bu adamın gözlerinde bir tür “ölüm bakışı” belirdiğine dair yeminler ediyordu. Öyle ki tıpkı o zavallı polis gibi Anarko’nun gözlerine bakmaya devam etse kendi kalbi de duracaktı…

Belli ki sözleriyle locamızı yakan Anarko, gözleriyle de insanların kalbini durdurabiliyordu…

Dilara’nın yürek radarları ise akrabalarının izini sürmeye devam ediyordu. Bir gece rüyasında büyük menhirler, dev dikilitaşlar gördü genç kız. Ve annesi bu taşların arasından ona el sallıyordu. Belli ki akrabalarının yaşadığı bölgeyi işaret eden haberci bir rüyaydı bu. Dilara hemen Anarko’ya rüyasının detaylarını anlattı ve gördüğü taşların resmini çizdi. Çizimleri gören İngilizler hiç tereddüt etmeden “Stonehenges” diyorlardı. Londra’ya 1,5 saat mesafede, yaklaşık 5000 yıllık dikili taşlardı bunlar. Hedef belli olmuştu artık: Amesbury, Wiltshire! Geceyi metroda geçirip, ertesi gün yola çıkmaya karar verdiler ve uzun bir süre sonunda ilk kez sonsuz bir huzur içinde uykuya daldılar.

 

***

Gece yarısı Dilara’nın çığlığıyla uyandı Anarko! O kadar derin uyumuş, bilinçdışının o kadar derin katmanlarına inmişti ki, çığlık, rüya içinde rüya, kâbus içinde kâbus gibi çok uzaklardan, hayal meyal duyularına ulaşmıştı.

Gözlerini açtığında gaz maskeli ve tulumlu iki adam, sırtlarına astıkları yangın söndürücüye benzer tüplerden garip, yapışkan bir sıvıyı Dilara’nın üstüne boşaltıyordu. Dilara’nın, Kamus’un adamlarını taşa çeviren ışığı bedeninden çıkamadan etrafında donup, katılaşmıştı. Kız, saniyeler içerisinde kocaman bir buz parçasının içine hapsoldu.

Anarko kendine gelip, içgüdüsel bir şekilde adamlara doğru saldırıya geçtiğinde, daha yoğun ve ateş gibi yakan bir sıvı tüm bedenini kapladı. Olduğu yere yapışmıştı şimdi! Sıvı yüzünün ve bedeninin üzerinde balmumu gibi katılaşıyor ve bu şekilde ne konuşabiliyor ne de hareket edebiliyordu. Bir süre sonra gözleri tekrar karardı. Bilinci tamamen kapandığında zihninde hala kızın adını sayıklıyordu.

 

***

 

Önce bir mabette uyandığını zannetti Anarko. Yeryüzünde var olmuş ve var olacak tüm mitlerin ve dinlerin ikonografisiyle çevrelenmişti etrafı: Keçi başlı Pan ile yüz yüze geldi önce. Hemen yanında boynuzlu Amon-Ra! Sonra dikenli bir taçla onurlandırılmış, acı çeken bir İsa’nın yüzünü gördüğünü zannetti. Biraz daha sağda sanki Şam, Bağdat ya da Anadolu’dan sökülerek İngiltere’ye getirilmiş ve bu mahzene kapatılmış bir Meryem Ana heykeliyle karşılaştı. Hemen yanında kıvranan oğlunun acılarıyla hiç ilgilenmiyor gibiydi Meryem Ana. Daha çok Anarko için endişeleniyordu sanki.

Her nedense, soğuk, mermer ve göz bebekleri olmayan bakışlara sahip olsa da, kutsal kadın ona biraz daha güç vermişti. Ortodoks Hristiyan genleri miydi bu çağrışımları uyandıran yoksa soğuk sularda can verene kadar bebeğini yaşatmaya çalışan annesinin sessiz anıları mı?

Karşısındaki kutsal yüzlerin etkisinden kurtulduktan sonra çarmıh gibi bir şeye gerildiğini fark etti Anarko. Hayır, çivilenmemişti. Elektrik tellerine benzeyen tuhaf iplerle bağlanmıştı. Belki de doğru hissediyordu: Elektrik telleriydi bunlar. Eğer kaçmaya kalkarsa, birileri kırmızı ya da mavi bir düğmeye basacak ve onu kızartacaktı!

Bir an Odin ya da Zeus’a benzer başka bir tanrının omzunun üzerinden onu seyrettiğini hissetti. Bulunduğu zindan daire şeklindeydi. Ve bu dairenin üzeri küçük kutsal kafalarla doluydu. Hisleri yanıltmıyordu: Arkasında onu takip eden, belki üzülen, belki acıyan belki de bir an evvel etinden ve kanından tadıp kendisini kutsamak isteyen sapkın tanrılar vardı.

Zeus’un (ya da Odin’in) dilinin çıngıraklı yılan gibi uzayıp ensesinde gezindiğini hissetti. Sonra kur yapar gibi, çapkınca bacaklarının arasına indi yılan. Bu erotik gezinti ürperti veriyordu Anarko’ya. Tuhaf; sanki hem tanrı hem de tanrıça, çift cinsiyetli arkaik bir varlığın tacizine uğramak üzereydi. Bu düşünce onu biraz daha endişelendirdi ve elektrik tellerinden kurtulmak için çırpınmaya başladı. Fakat kaslarında bir gram kuvvet kalmamıştı. Bir ruh mu yoksa beden mi olduğuna karar veremeyecek kadar zayıftı.

Görüntüler ve sesler duymaya başlamıştı şimdi. Daha önce işlenmiş ya da işlenecek bazı günahların tablo ve müzikleriydi bunlar. Kutsal işkenceler, mistik tecavüzler, seks büyüleri ve benzeri ritüeller zihninden akıp geçiyordu. Bıçaklar insan etini yağmalıyor, şehvet, kudurmuş bir köpek gibi sağa sola saldırıyordu! Yardım ve merhamet dileyen adam kurbanların çığlıkları arasından bir ses yükseldi ve bozuk bir Türkçeyle: “İsa Mesih, kalaslar üzerinde can veren başarısız bir asiydi. Sen de öyle olacaksın!” dedi.

“Mesih kimin uğrunda,” diye iç geçirdi Anarko: “dindar bile değilim ben… Olsaydım da şu an kendimi İsa’ya değil, Şeytan ya da Azrail’e daha yakın hissediyorum!”

İkinci bir ses, Doğu Avrupa aksanlı bir İngilizceyle: “O inançsız!” diye bağırdı: “ve küstah!”. Üçüncü bir ses daha sakin bir şekilde: “Tanrı onu hediyelerle donatmış ama o yaratıcısını inkâr ediyor,” dedi. Unutulmuş bir Mısır lehçesiyle.

Birileri ruhunda geziniyor ve onu keşfetmeye çalışıyorlardı. Bu tespitimi de duydular mı acaba diye düşündü. Yanıt gelmedi. Zihinsel monologlarını duymuyorlardı belki de. Onlarla diyaloğa geçtiğinde telepatik bağ kuruluyordu. Küçük bir deneme yapmak istedi ve: “Beni duyuyor musunuz?” diye sordu. Pis bir koku yayıldı o an zindana. Sanki görünmez bir şeytan zehirli nefesini kusmuştu ortalığa. Belli ki varlık, zindanın astral bedeninde süzülerek Anarko’ya yaklaşmıştı.

Az önce çığlık atan her kim ya da neyse, çarmıhtakinin kulağına eğilerek: “Bizi test edecek durumda değilsin Sacha!” dedi. Koku giderek artıyordu. İki farklı evrende bile olsalar yaratıkla burun burunaydılar. Varlık ona “Sacha” demişti yani babasının adı Alexander’ın kısaltılmışı. Demek ki karanlıklar âleminde adı Alexander’dı. Ama o, Anarşist Bakunin’in Tanrı Ve Devlet kitabıyla yüzleştiği günden bu yana kendisine Anarko diyordu. Bundan vazgeçmeye de niyeti yoktu.

Renkler görüyordu şimdi boşlukta “Sacha”: Bataklık sularını andıran, kirli, kokulu, çürümüş hatta katil renkler, renkli gölgeler…

“Bize laf yetiştireceğine karşına bak,” dedi varlık ve bir daha konuşmadı. Koku da onun bu son sözleriyle birlikte kaybolmuştu.

Karşısında bir sunak gördü Anarko. Onu şimdiye kadar hiç fark etmemişti. Hâlbuki gözlerini açtığından beri orada duruyordu. Stonehenge stilinde tasarlanmış taş bir yatak gibiydi sunak. Üzerinde kimleri ağırlamıştı kim bilir. Mysterium tremendum et fascinans! Korkutucu ve büyüleyici bir gizem!

Sunağın üzerinde bir şeyler vardı sevgili RNA: Bir gölge, bir leke, bir yığın ya da kütle… Ama o her ne ise neşe ya da umut vermiyordu. Ona dikkatlice bakmak istiyordu Anarko ama yapamıyordu. Bir çift nazar boncuğu gibi yüzüne asılı gözleri sahibinin iradesine karşı çıkıyordu.

Sonra orak ve çekicini gördü yerde. Kan içindeydiler. Çok uzun bir süredir onları kullandığını hatırlamıyordu. Hele son 24 saattir hiç… Ama yerde kanlar içinde, iki ölü bebek gibi yatıyorlardı. Kimdi bu, görünen ve görünmeyen âleme kan ve kin kusan gözü dönmüş yaratıklar? Nasıl bir tanrısal ya da şeytani hiyerarşinin yeryüzündeki kâbuslarıydılar?

Silahlarının saplarındaki kanlı parmak izlerini de seçebiliyordu olduğu yerden Anarko: Ufak tefek bir adamdı orağı tutan. Neşter gibi kullanmıştı, dünya dışı bir madenden yapılan bu gizemli aleti. Çekici kullanan ise, insan içine karıştığında hayvana benzeyen, hayvanlarla birlikteyken de insana benzeyen tuhaf bir melezdi. Anarko’nun bir göktaşından imal edilmiş çekicini kaldırabilecek kadar güçlü, nefes alan her şeyi zevkle öldürebilecek kadar da hissiz…

Ruh okuma ya da psişik sorgulama denen bu yeteneklerini susturdu ve ağır ağır kafasını kaldırdı Anarko. Yine o ağlayan denizkızının hıçkırıklarını duymaya başlamıştı. Bu lanetli dehlizde, her türlü nöbet, sanrı ya da delilik bulaşabilirdi üstüne. Kötülüğün dostu kötülüktü tabii. Karanlığın amacı daha çok karanlık. Yine en dayanılmaz korku ve kâbusları yükselmişti zihnine. Felaket habercisiydi tüm bunlar.

Ve sonra sunak üstünde, karaya vurmuş gemi iskeletlerini andıran o kemikleri gördü. Kaburga kemikleriydi bunlar. Ve bazı parçaları belli ki özenle kesilip, alınmıştı! Testere sesini duyar gibi oluyordu Anarko. Zihni, güçlü bir mıknatıs gibi geçmişe ait her şeyi kafasının içine dolduruyordu. Kemiklerin biraz daha altında baldırlarından kesilmiş iki kadın ayağı olduğunu fark etti. O ismi seslendirmek ya da yüzünü zihninde canlandırmak istemiyordu. Ama kız, yani Dilara, ruhların takılıp kaldığı astral bir gezegen ya da beş duyuya yasaklanmış bir sonsuzluk geçidinden Anarko’ya ulaşmak ister gibiydi.

Meryem Ana’ya bakmak istedi, kapana kısılmış küçük Sacha. Fakat o boş bakan, beyaz mermer gözler yoktu şimdi karşısında. Peki ne vardı: Dilara’nın kesik kafası ve ışığı sönmüş gözleri!

Şimdi gözlerimi kapıyorum ve Anarko’nun ruhundan okuyorum size bunları sevgili RNA: “Siz; kadın ve çocuk katili arkaik büyücülersiniz,” diye bağırıyordu çarmıhtaki zavallı. Kelimeler alevden şelaleler gibi dökülüyordu dudaklarından: “Sizin gelenek ya da muhafazakârlık zannettiğiniz şeyler ilkellik! Zehirli bir felsefe ve etobur bir ahlakın müritlerisiniz. Kendi türünü yiyen alçaklar!”

“Efendin için kurbanlarının kafasını parçalayıp, beyinlerini doğrarken böyle düşünmüyordun sevgili Sacha,” dedi birinci ses. İkincisi gülüyordu.

“Beni bir canavar evlatlık edindi,” dedi Anarko: “seçme şansım yoktu.”

“Kader ve karmayı unutuyorsun ama,” dedi ses: “insan avladığın bu ne ilk ne de son hayatın!”

“Kes artık Crowley!” diye bağırdı, epeydir sessiz duran üçüncü. Sonra fısıltıyla: “Onu kaybediyoruz, görmüyor musun” dedi.

“Evet,” dedi diğeri de: “kendine verdiği ada bak: Anarko! O bizden değil, Gelenek’e ait değil.”

“Bırak da kaderime ben karar vereyim Mr. Crowley,” dedi Anarko. Doğadaki bütün sesler sustu o an.  Küçük, sessiz bir kıyamet kopmuştu.

Ksilofonu andıran tatlı bir melodi duydu Anarko. İyi haber her zaman müzikle inerdi ruhuna. Eski bir dost ya da sevgiliyle buluşmuş gibi sevindi. Şimdi Dilara konuşuyordu onunla. Kızın sesi, sihirli bir arpej gibi tınlıyordu sevgilisinin kulaklarında: “In girum imus nocte, et consumimur igni!” dedi kız. Bir aile sırrını, dört elemente ruh üfleyen bir şifreyi veriyordu Anarko’ya. Kesik başı acıyla tebessüm etse de, bak buradayım der gibi evrensel bir ölümsüzlük yasasını fısıldıyordu ona.

İçinden bu cümleyi bir kez tekrar etti Anarko. Önce yer sarsıldı, duvarlar titredi. Sonra kayıp bir ilahi ya da unutulmuş bir şarkının nakaratı gibi var gücüyle bağırdı: “In girum imus nocte, et consumimur igni!”

Ve cehennem ateşleri salındı.

 

***

Anarko’nun İstanbul’a nasıl geri döndüğü ya da neden locamızı yaktığı konusunda hala net bir fikrimiz yok. Belki yaşadıklarından ötürü post-travmatik bir ruh hali içindeydi. Paranoyaklaşmıştı, duygularını kontrol edemiyordu. Bu konulara bizi aydınlatacak maalesef ne bir kişi, ne bir evrak ne de evrenin hafıza bankalarında bir kayıt, vizyon ya da rüya var…

Sanırım biri ya da birileri bu kayıtları silmiş. Kamus bin Tammuz ya da Crowley gibi majisyenlerin bile akaşaya müdahale etme gücü yoktur. Kozmik hiyerarşinin daha üst katmanlarından bir el bu işe bulaşmış görünüyor. Tabii bu da beni daha bir ürkütüp, meraklandırıyor. Belki de bu birileri ya da Anarko’nun bizzat kendisi, sadece bilmemizi istedikleri anıları görebileceğimiz kadar hafıza kapılarını bize araladılar, bilemiyorum.

 

***

Ve bu güne gelirsek…

Tam bu olayı unutmuş ve Anarko’nun, locamızın bir fantezisi ya da kitlesel halüsinasyonu olduğuna karar vermiştik ki siz çıktınız karşımıza: Rüyalar, telepati ve mektuplar! Hem sevindiğimi hem de korktuğumu itiraf etmeliyim. Şükürler olsun akıl ya da ruh sağlığımızda bir sorun yoktu. Bir gün ansızın hiç tanımadığımız bir harici bize ondan bahsediyordu. Anlaşılan Anarko kendini anımsatmak istiyor ya da gizem hala bir şekilde devam ediyordu.

 

 

***

Umarım anlattıklarım sizi ürkütmemiştir sevgili RNA? Anarko’nun geçmişine dair tüm bildiklerim bunlar. Bu konuyu Veritas Locası’nın birkaç azası dışında kimse bilmiyordu. İşte şimdi bir de siz…

Şu kadarını söyleyeyim, eğer gerçekten size ulaşmaya çalışıyorsa, eminim ruhunuz ya da bedeninizde, belki sizin bile farkında olmadığınız bir mücevher keşfetmiş olmalı. Ama bunu elde etmek için size zarar vereceğini sanmıyorum. Elindeki orak ve çekici şuursuzca sallayan biri değil o! Ayrıca zindandaki o günden sonra o aletlere tekrar dokunduğundan bile emin değilim.

Açıkçası rüya yeteneğinizden ötürü sizinle irtibata geçmiş olduğunu düşünüyorum. Beyninizde açılan üçüncü bir göz, kaburgalarınızdaki fazladan bir kemik ya da bilmediğimiz başka bir “okült anatomik” özelliğinizden değil. Belli ki astral planda bıraktığınız izleri görmüş. Fizik bedenini terk etmemiş bir faninin, ince planlarda nasıl bu kadar rahat hareket edebildiğini merak etmiş olmalı. Ama yine de şu an için bazı şeyleri bilmemiz mümkün değil. Bekleyip göreceğiz.

Elektronik posta kullanmamakta hala ısrarlıyım. Benzer şekilde haberleşmeye devam edelim. Sanal ortamın çok güvenilir olduğuna inanmıyorum ama en önemlisi, büyücü için asa ya da şövalye için kılıç her ne ise sanırım kâğıt, kalem de benim için o.

Tekrar görüşmek dileğiyle.

 

İsmail Hakkı K.

 

***

İsmail Hakkı Bey selamlar…

Sesiniz, soluğunuz çıkmayınca meraklandım. İyi misiniz, her şey yolunda mı? O kadar ani bir şekilde ortadan kayboldunuz ki, ben bile tüm bunların gerçek olup olmadığı konusunda tereddüte kapıldım. Lütfen yazmaya devam edim. Sevgiler.

RNA

***

Merhaba İsmail Hakkı Bey.

Artık sizi rüyalarda da göremiyorum. Sanırım bilinçaltınızı korumaya aldınız. Sizi rahatsız eden bir harekette bulunduysam lütfen beni uyarın!

İyi bir haberim var: Dün gece, meditasyondan sonra uykumda, henüz kimsenin keşfetmediği bir rüya mekânı buldum. Burada arzu ettiğiniz gibi bir İstanbul ve Moda hayali canlandırıp, görüşmelerimize devam edebiliriz, ne dersiniz? Güneş patlamalarından olsa gerek zihinsel olarak tasarladığım hiçbir mekân ne astralde ne de rüya maddesinde uzun süre kalıcı olmuyor. Hayallerimin çoğu hemen eriyip, çözülüp, kayboluyor. Ama sizinle birlikte bu sorunu da halledebileceğimizi biliyorum. Rüya enerjilerinizin neler yapabildiğine tanığım!

Beni zihninizden “sildiğinizi” ya da “engellediğinizi” düşünmek bile istemiyorum. Umarım farkında olmadan sizi kıracak bir şey yapmadım.

Bilmenizi isterim ki, Anarko artık beni rahatsız etmiyor. Siz de dâhil herkes bir anda kayboldu. Ama öykümüz yarım kaldı ve tamamlanana kadar da huzur bulacağımı zannetmiyorum.

Bazen garip hislere kapılıyorum. Sanki Anarko, ansızın karşıma çıkacak ve o korkunç cinayet aletleriyle bana saldırıp, canımı yakacak! Hatta bağışlayın fakat geçen rüyamda sizi ve onu, aynı kişi olarak gördüm. Sanki bana yazan siz değildiniz, o’ydu! Zor günler geçirdiğim için saçmalıyor olabilirim, lütfen beni mazur görün.

Sevgiyle…

RNA

 

***

RNA Hanım ya da adınız her ne ise…

Babama gönderdiğiniz o tuhaf mektupları buldum. Neden size bunları yazdığımı bilmiyorum ama duygularımızla oynamak pahasına, bu tatsız şakanıza alet ettiğiniz babam, yaklaşık on yıl önce aramızdan ayrıldı. Dolayısıyla bu zaman zarfında size mektup yazmış olamaz! Ha belki de babamın ismini ve adresini kullanan bir terbiyesiz, sizi bu hastalıklı beyin fırtınasına alet ederek, kullandı, onu bilemem!

Çok merak ediyorsanız babam, Teşvikiye’de, aile mezarlığımızda yatmaktadır. Kendisini bu kadar sevdiğinize göre, artık kabrini ziyaret eder, oraya da bir gül bırakırsınız. Ama bizden uzak durursanız, emin olun çok daha memnun oluruz!

Sizin için polis ya da jandarmayla uğraşacak değilim. Zaten yurt dışında yaşıyoruz. Ama bu şizofrenik aldatmacaya bir an evvel son vermenizi ve hemen bir psikiyatriste görünmenizi tavsiye ederim. Anladığım kadarıyla sınırı aşmışsınız, çok ciddi sorunlarınız var.

Merak ettiğim tek şey şu: Biz yokken eve giren siz miydiniz bilmiyorum ama rahmetli babamın vefat ettiği yatağın üstünde, kırmızı ciltli, üstünde Rusça Gülhaçların Gizli Doktrini yazan bir kitap buldum. Yazarın adı da Magus Incognita! Her halde bu tuhaf şaka ya da oyunu planlarken benim Rus Dili Ve Edebiyatı okuduğumu da biliyordunuz…

Mu, Atlantis, okültizm, maji, simya, nekromansi, reenkarnasyon gibi saçmalıkların hiçbiriyle de ilgilenmiyorum. Bu konularda bir gerçeklik payı varsa bile, sizin gibi ruh hastalarının elinde o da heba olup gidecektir.

Her neyse; bilginiz olsun evi yıktırıyoruz. Birkaç ay içinde burada yeni binalar yükselecek, yeni insanlar ve yeni hayatlar var olacak. Adres, sokak, mahalle adları, her şey değişiyor. Bu tuhaf mektupları yazmaya devam ederek kendinizi ve posta işlerini gereksiz yere meşgul etmeyiniz. Biz ise, çok şükür ki sizden ve bu tekinsiz şehirden çok uzakta olacağız.

Size iyi günler, acil şifalar dilerim!

 

 

 

BLAVATSKY DOSYASI: “BÜYÜCÜLER ve CASUSLAR”.

 

Kubilayhan Yalçın

Masonik düşünür ve okültizm araştırmacısı Manly Palmer Hall (1901-1990), The Phoenix kitabında Madame Blavatsky için “Rus Sfenksi” ifadesini kullanır ve onu, “şaşırtıcı üçlü” (bewildering triad) olarak tanımladığı ve diğer üyeleri Saint-Gérmain Kontu ve Cagliostro olan gizemli bir ekibin üçüncü kişisi ilan eder.1

Hall’un Blavatsky’yi nasıl bir onurla taçlandırdığını anlamak için, yazarın Tüm Çağların Gizli Öğretileri kitabına da bir bakmak gerekebilir. Hall, kitabın Gizemler ve Elçileri adlı bölümünde, kadim gizem okulları ve pagan mabetlerinin öğretilerini tarih boyunca saklayan ve aktaran, aralarında Pisagor, Giordino Bruno ve Francis Bacon’un da olduğunu iddia ettiği bazı “İnisiye-Öğretmenler”in adlarını sayar. Fakat aralarından üçüne özel bir yer verir: Hypatia, Saint-Gérmain Kontu ve Cagliostro.2

1.Hall, Manly Palmer. (1995). The Phoenix (s.111). Los Angeles: The Philosophical Research Society, Inc.

2.Hall, Manly Palmer. (2014). Tüm Çağların Gizli Öğretileri (s.643-653). (Murat Sağlam, Çev.). İstanbul: Mitra Yayınları.

 

İtalya’daki sansasyonel P2 Mason Locası’nın Büyük Üstadı Licio Gelli’nin bir dönem veliahtı ilan edilen ve Ordo Illuminatorum Universalis adlı locanın büyük üstatlarından Leo Lyon Zagami’nin, Confession of an Illuminati (Bir İlluminat’ın İtirafları) kitabında da bu “şaşırtıcı üçlü” yine yan yana geliyor.

Zagami,  kitapta “the superior secret society” (yüksek gizli topluluk) dediği son derece gizli oluşumlardan bahsediyor ve bu tarz toplulukların en önemli özelliğinin, sahada, çok özel ve gizli görevler üzerinde çalışmak olduğunu belirtiyor. Bu tarz örgütlerin üyeleri eski tabirle nev-i şahsına münhasır, zor işlerin üstesinden gelebilecek sıradışı insanlardan seçiliyor ve onlara “nobel travelers” (soylu gezginler) deniyor. Bu kişiler gezgin tüccar vs. gibi kimliklerle sahaya sürülen “görevli/yetkili vaizler” (authorized spokespersons), misyonerlerdir. Doğrudan Görünmez Efendiler (Invisible Masters),  Bilinmeyen Üstünler (Unknown Superiors) ya da Gizli Şefler’den (Secret Chiefs) emir alırlar. Zagami tarihteki birkaç ünlü “soylu gezgin”ın adını sıralar: Eirenaeus Philaletes, Saint-Gérmain Kontu, Cagliostro, Filippo Buonarotti ve Helena Petrovna Blavatsky…3

  1. Zagami, Leo Lyon. (2016). Confession of an Illuminati, Volume 1. (s.49-50). San Fransisco: Consortium of Collective Consciousness Publishing.

Rus Sfenksi ya da soylu gezgin gibi ifadelerin yanında, Batı ezoterizminin en etkin figürü, günümüz Yeni Çağ ruhsal öğretilerinin ana tanrıçası hatta ilk Hippi olarak da anılan Madame Blavatsky’nin okült karizması ve popülaritesi zaman içinde kaybolmak yerine giderek artıyor.

Öyle ki Blavatsky, Dünya’nın ince bedenine takılı kalmış zamanüstü bir hayalet gibi, her an, her yerde karşımıza çıkıp o “Sirius mavisi”, ipnotik gözlerini üstümüze dikiyor; melekler ve şeytanlar, gerçekler ve yalanlarla dolu sırlı, saklı, gizli, gizemli ve zaman zaman da kirli ve tehlikeli bir dünyaya bizi cezbediyor.

Şimdi şu her an, her yerde karşımıza çıkıyor savını biraz açalım…

Değerli gazeteci Rahmi Turan, Hürriyet’te yayımlanan 20 Temmuz 2008 tarihli köşe yazısında şöyle diyordu:

“Agarta aşağı, Agarta yukarı… Ergenekon davası ile birlikte günlük hayatımıza da, siyaset edebiyatımıza da ‘Agarta efsanesi’ girdi. Günlerdir bu hayal ürününü konuşup duruyoruz. ‘Shambala’, ‘Dünyanın Kalbi’, ‘Yüce Ülke’, ‘Bilgiler Ülkesi’ gibi çeşitli adlarla ifade edilen Agarta, söylenceye göre, binlerce yıl önce denize batarak yok olduğu ileri sürülen Mu ve Atlantis kıtalarından göç eden ‘bilim-rahipleri’ tarafından kurulmuş bir organizasyonmuş […] Gelelim işin gerçeğine; Agarta ‘Shambala’ adıyla 19’uncu yüzyılda Helena Blavatsky adında bir Rus kadın tarafından uyduruldu. Tabii ki gerçekte, yeraltında böyle şehirler yok! Efsaneyi yaratan Blavatsky, 1880’li yılların başında İstanbul’da at cambazlığı da yapmıştı.

Agarta, eski Tibet ve Hindistan’da mistik ilimlerle uğraşanların kullandığı bir kavramdır.”4

Yazı, Agarta ve Şambala mitlerine ilişkin yanlış bilgi ve mantık hataları içermekle birlikte5, yakın tarihimizin bir hukuk garabeti olan

  1. Turan, R. (20 Temmuz 2008). Dünyanın sonu değil ama… Hürriyet. Erişim tarihi:16.03.2017.http://www.hurriyet.com.tr/dunyanin-sonu-degil-ama-9475452
  2. Agarta kelimesi ilk kez Louis Jacolliot’nun 1873 yılında yayımlanan Les Fils de Dieu (Tanrı’nın Oğlu) adlı romanında “Asgartha” şeklinde karşımıza çıkar. Jacolliot bu kelimeyi İskandinav mitolojisindeki dokuz âlemden biri olan Asgard’dan türetmişti. Romanda Asgartha, M.Ö 10.000’lerde antik Hindistan’ın Kuzey’den gelen Aryanlar tarafından işgal edilen bir güneş kentidir (solar capital). Fakat işgalciler, Asgartha’nın kutsal yöneticileri tarafından, kentin savaşçı kastına inisiye edilir. Kelime daha sonra Saint-Yves d’Alvaydre ve Ferdinand Ossendowski’nin kitaplarında Agartha ve Agarthi olarak da kullanılır. Şambala ya da Shambhala ise Tibet Budizmi’nin Kala-Chakra (Zaman Çarkı) metinlerinde yer alan mitolojik bir şehirdir. Şambala, fiziksel bir şehirden çok, insan bedenindeki enerji merkezlerini tasvir eden bir alegoridir. Şambala miti, Blavatsky de dâhil olmak üzere birçok Batılı mistik ve politik okültist tarafından tahrif edilmiş ya da ondan esinlenilerek bambaşka mitler türetilmiştir. Günümüzde özellikle spiritüel çevrelerde yaygın olarak dillendirilen Agarta ve Şambala mitleri, genellikle sonradan türetilen bu fantezilerden ibarettir.

Ergenekon Davası’nın Birinci İddianamesi’ndeki ciddiyetsizliklere ve fantezilere haklı bir tepki koyuyordu. Hatırlanacağı üzere İddianamede Ergenekon Örgütü Agarta ve Şambala mitleriyle ilişkilendirilmişti.

Biraz daha geriye gidelim…

Trajik bir suikastla hayatını kaybeden ABD başkanı John F. Kennedy’nin kardeşi senatör Robert Kennedy, 5 Haziran 1968 yılında Los Angeles’taki Ambassador Hotel’de Sirhan Sirhan adlı, 22 yaşındaki Filistin’li bir genç tarafından vurulmuştu. Sirhan, tutuklanıp hapse atıldıktan sonra, hücresinde okumak üzere Madame Blavatsky’nin The Secret Doctrine (Gizli Öğreti) ve Blavatsky’nin iki ardılı, teozofist Annie Besant ve Charles Leadbeater tarafından yazılmış Talks on the Path of Occultism: At the Feet of the Master (Okültizm Yolu Üstüne Konuşmalar: Usta’nın Huzurunda) kitaplarını sipariş etmişti.6

Sirhan’ın cinayetten önce (Mart 1968) Teozofi Derneği’nin, California Pasadena’daki şubesi Adyar Locası ve Mayıs ayında da ünlü Gülhaç Örgütü’nün Akhanaton Locası’ndaki toplantılara katıldığı biliniyor.7 (Teozofi Derneği, Blavatsky, Albay Olcott ve William Quan Judge tarafından 1875 yılında New York’ta kuruldu.)

Sirhan’ın evinde yapılan araştırmalarda Blavatsky ve Leadbeater’a ait başka kitaplar da bulunmuş, katilin özellikle Blavatsky’nin Isis Unveiled (Peçesiz İsis) kitabına yoğun ilgi gösterdiği anlaşılmıştı. McCowen Raporu’na göre Sirhan Isis’in ilk 477 sayfasını satır satır çizerek okumuştu. Kitabın geriye kalan 225 sayfası ise temizdi.

  1. Livingstone, David. (2015). Transhumanism: History of a Dangerous Idea (s.204). USA: Sabilillah Publications.
  2. Ayton, Mel. (2007). The Forgotten Terrorist: Sirhan Sirhan and the Assassination of Robert F. Kennedy (s.223). Virginia: Potomac Books, Inc.

Ayrıca Sirhan’ın tuttuğu günlüklerde Blavatsky’nin Trans-Himalayalar’da yaşadığını iddia ettiği “Görünmez Üstatlar”ından Kut Humi’ye (Koot Hoomi) ve Illuminati örgütüne gönderme yaptığı birçok ifadeye de rastlanmıştı.

Kimi araştırmacılara göre Sirhan, CIA’in meşhur MK-Ultra adlı zihin kontrol projesinin bir ürünüydü. Bu açıdan bakarsak onu “mistik emperyalizm” ve “bilimsel faşizm”in ağına düşmüş bir kader kurbanı olarak da görebiliriz. Büyük ihtimalle Sirhan’ın sözde “Teozofik bağlantıları” da planın bir parçasıydı ve asıl amaç, cinayeti kafayı mistisizmle bozmuş bir meczubun işlediği algısını yaratmak, asıl failleri kamuoyundan gizlemekti. Yeri gelmişken: Bugün artık K. Paul Johnson ve Joscelyn Godwin gibi araştırmacılar sayesinde Blavatsky’nin Koot Hoomi vs. gibi “Yükselmiş Üstatlar”ının (Ascended Masters) “Venüs kökenli” astral varlıklar değil, Blavatsky’nin mitolojize ettiği gerçek, tarihsel figürler olduğunu biliyoruz. Hatta Johnson’a göre bu “görünmez üstatlardan” birisi, siyaset ve diplomasi tarihi açısından bizi de yakından ilgilendiriyor: Cemalettin Afgani. Hani Abdülhamit’e “mehdilik” iddiasıyla Orta Asya Müslümanlarını ayaklandırabileceğini vaat eden adam.

Peki kimdir bu Helena Petrovna Blavatsky?

Asıl adı Helena Petrovna von Hahn olan HPB, 12 Ağustos 1831 tarihinde Ukrayna’nın, o dönem Rus toprağı olan Ekaterinoslav  (bugünkü Dnipropetrovsk) şehrinde dünyaya geldi. Babası, Alman kökenli aristokrat Albay Peter Alexeyevitch, annesi de, adı George Sand’la birlikte on dokuzuncu yüzyıl feminist hareketi içinde de anılan ve Zenaida R-va mahlasıyla romanlar kaleme alan Helena Andreevna Hahn idi.

Helena Andreevna Hahn aynı zamanda İngiliz romancı, politikacı ve İngiliz Gülhaç Topluluğu’nun  “Büyük Patronu”  Edward Bulwer-Lytton’ın romanlarını ilk kez Rusça’ya çeviren kişidir. Lytton’ın özellikle Oyuk Dünya Teorisi ve gizli yeraltı uygarlığı temalı romanı The Coming Race (Geleceğin Irkı)8 Blavatsky’nin ileriki yıllarda geliştireceği Teozofik inanç sistemi ve Nazi ideolojisinin çıkış noktası olan Ariozofi üzerinde oldukça etkili olacaktır. Batı ezoterizmi araştırmacısı Nicholas Goodrick-Clarke bu konuya ilişkin: “Liljegren’in karşılaştırmalı metin incelemelerinde yadsınamaz ölçüde ortaya koyduğu gibi, erken dönem teozofisinin özellikle İngiliz okült kurgularından esinlenmesi ilginçtir”9 diyor. Ayrıca Lord Lytton, İngiliz emperyalizminin Orta Doğu politikalarına yön veren Oxford Hareketi’nin de kurucularındandı. Günümüzde bölgeye kan kusturan Selefilik ideolojisi/teo-politiği ile bu hareket arasında derin tarihsel bağlar vardır.

  1. İlk kez 1871 yılında yayımlanan The Coming Race romanında isimsiz bir anlatıcı, bir madende işlenen cinayetin tetiklediği olaylar neticesinde kendini telepatik yeteneklere, gelişmiş bir teknolojiye ve Vril denen spiritüel bir güç kaynağına sahip varlıkların yaşadığı bir yeraltı uygarlığında bulur. Kendilerine Vril-ya ırkı diyen bu meleksi varlıklar, binlerce yıl önce gerçekleşen büyük bir tufandan sonra bu karmaşık mağara ve tünel sistemleriyle birbirine bağlanan yeraltı kentlerinde yaşamaya başlamıştır. Bir ustanın rehberliğinde geliştirilen ve kontrol edilebilen, bu telekinetik Vril gücü yapıcı ve yıkıcı amaçlar için kullanılabilmektedir. Star Wars filmlerindeki “Güç” teması, Batılı okültistlerin türettiği Agarta-Şambala mitlerinin temel olay örgüsü ve Nazilerin Vril motoru, Vril füzesi ve Vril gücüne sahip üstün insan ırkı yaratma projeleri gibi söylencelerin çıkış noktası bu romanda aranabilir.
  2. Clarke, Nicholas Goodrick. (2012). Nazizmin Gizli Kökenleri: Gizli Aryan Kültleri ve Nazi İdeolojisi Üzerindeki Etkileri. (s.35). (Ali Cevat Akkoyunlu, Çev.). İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınları.

Annesinin genç yaşta ölümünün ardından Blavatsky bir süre büyük dedesi “Privy Councillor” (Danışma Meclisi Üyesi) Andrei de Fadeev ve Prenses Helena Dolgorukii gibi akrabalarının yanında kaldı. Okültizm dünyasıyla da ilk kez, yine büyük dedelerinden simyacı, majisyen, Kabalist ve Gülhaç’cı Hürmason Prens Pavel Dolgorukii’nin yanında kaldığı yıllarda tanıştı. Joscelyn Godwin’e göre Prens Dolgorukii, Blavatsky’nin El Morya, Kut Humi ve Djwhal Khul gibi isimler verip mitolojize ettiği tarihsel kişiliklerden biridir. 10

Matmazel Hahn, 1849 yılında Ermenistan’ın Erivan bölgesinde vali yardımcılığı yapan Nikifor Blavatsky ile evlendi. Bu mutsuz evlilik uzun sürmedi ve Blavatsky kocasını terk etti. Onun kimi yazarlarca “mania” olarak tanımlanan ve Türkiye, Suriye, Filistin, Lübnan, Hindistan, Mısır, Doğu Avrupa, İngiltere, ABD, Kanada

  1. Johnson, K. Paul. (1993). The Masters Revealed: Madame Blavatsky and the Myth of the Great White Lodge (s. xi-1). Albany: State Universtiy of New York Press.

gibi ülkeleri kapsayan seyahat tutkusu ve süreci bu yıllarda başlar.  Blavatsky’nin bu uzun dünya turunun ilk durağı ise İstanbul’dur…

HPB ne zaman Türkiye’de gündem olsa, matbuatımız onun İstanbul’da “at cambazlığı” yaptığı argümanını dillendirmeye bayılır. Fakat bu gözü kara, kabına sığamayan, psişik ve bir parça da tekinsiz aristokratın İstanbul macerası pek de at cambazlığıyla geçiştirilecek gibi değildir. Mesela HPB burada Macar kökenli opera sanatçısı Agardi Metrovitch’le tanışır. Metrovitch, İtalya kökenli, kilise karşıtı masonik örgüt Carbonari üyesidir. Carbonari’lerin bizim İttihatçılarla da iletişim halinde olduklarını biliyoruz.

HPB’nin bu maceralı hayat hikâyesinde karşımıza çıkan ve üzerinde etkisi olduğunu bildiğimiz birincil figürlerden bazılarını sıralarsak onun ezoterik bilgilerinin, okült tezlerinin ya da casuslukla suçlanmasına kadar varan politik ilişkilerinin arkaplanını bir parça aydınlatabiliriz:11 Kadim bilgelik konusunda onu araştırmaya teşvik eden Rus okültist ve Hürmason Prens Alexander Golitsyn. Teozofi literatüründe Serapis Bey kod adıyla geçen Koptik büyücü Paolos Metamon. İtalyan ulusalcılığının “peygamberi” Giuseppe Mazzini.

  1. K. Paul Johnson’un verdiği liste ve açıklamaların bir kısmını küçük ekler yaparak aktarıyorum-yz.

İran Azerisi, politik aktivist, dini reformcu, mason ve kimilerine göre “entrikacı” Cemalettin Afgani. Blavatsky’yi New York’ta ziyaret eden ve Teozofi literatüründe Üstat Hilarion olarak geçen Kıbrıslı büyücü/sihirbaz Ooton Liatto. Cemalettin Afgani’nin öğrencisi Mısırlı oyun yazarı, gazeteci James Sanua. Sanua Mısır devleti tarafından Paris’e sürülmüş ve ömrünün geri kalanını burada geçirmişti. Parisli  spiritüalist, HPB’nin Teozofi Derneği’nin ilk kurulduğu yıllardaki mali destekçilerinden Caithness Kontesi Marie. Kontes’in Paris’teki evi bir spiritizm (ruh çağırma) ve teozofi yuvasıydı. Binbir Gece Masalları ve Kama Sutra gibi yapıtları İngilizce’ye çeviren, seyyah, linguist, birçok okült topluluğa katılmış ve ileriki yıllarda da Teozofist olan Sir Richard Burton. İngiliz diplomat, Cemalettin Afgani’yi Kahire’deki mason localarıyla tanıştıran, 1870 ve 80’lerde Teozofi Derneği’nin kurucularıyla yakın iletişim halinde olan Raphael Borg. Amerikalı spiritüalist, konuşmacı ve Teozofi Derneği kurucularını Arya Samaj ve Sinhalese Budizmi liderleriyle tanıştıran James Peebles. Rus gazeteci, Blavatsky’nin Rusya’daki yayıncısı, Hindistan’da Cemalettin Afgani ile görüştüğü bilinen ve komploculukla itham edilen Mikail Katkov. Kaşmir Mihracesi, Vedanta âlimi, HPB’nin ve Teozofi Derneği’nin Hindistan’daki mali destekçisi, Teozofi literatüründe El Morya kod adlı Ranbir Singh. Yine Teozofi Derneği’yle bağlantılı Singh Sabha Hareketi’nin kurucularından Sirdar Thakar Singh Sandhanwalia ya da Üstat Koot Hoomi Lal Singh. Pencaplı Sih gazeteci, politikacı ve filantropist Sirdar Dayal Singh Majithia ya da Djwhal Khul (Cevval Kul). Sinhalese Budistleri’nin yüksek rahibi, Teozofi Derneğinin onursal başkanlarından Sumangala Inansa. Güney Hindistan’ın saygın Advaita Vedantist gurusu ve Teozofi Derneği kurucuları tarafından inisiye rahip olarak büyük saygı gören Mysore’li Swami Sankaracharya…

Resim 1. Koot Hoomi                         Resim 2. El Morya

Blavatsky, ABD’de bulunduğu 1873 yılında Albay Henry Steel Olcott ile tanışıp, yakın dost oluyor. Buna bir tür teozofik yol arkadaşlığı da denilebilir. HPB bu dönem Amerika’da bir “medyum”  olarak da ünleniyor. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi 1875 yılında New York’ta Olcott ve Judge ile birlikte Theosophical Society’yi (Teozofi Derneği) kuruyorlar. H. S. Olcott, bir dönem Abraham Lincoln suikastından kovuşturmaya uğramış bir hürmason.

Blavatsky’nin Teozofi Derneği’nin ilk üyeleri arasında, fikrimce gözden kaçırılmaması gereken önemli bir figür daha var. Yine Olcott gibi asker kökenli ve 33. derece bir hürmason olan Albert Pike. Manly P. Hall, Pike için “Hürmasonluğun Platon”u ifadesini kullanır. (Laf aramızda, bazı masonik metinlerde Pike’a “Platon’un reenkarnasyonu” göndermesi de yapılıyor). Pike’ın The Morals and Dogma of the Ancient and Accepted Scottish Rit of Freemasonry adlı ünlü bir kitabı var. Bu çalışma İskoç Riti’nin düşünce ve inanç sistemini derleyen masonik bir ders kitabı olarak da tanımlanabilir. Kitap, zamanında 14. dereceye gelen adaylara veriliyordu Bu uygulamaya 1974 yılında son veriliyor.

Blavatsky ve Olcott 1886 yılında Hindistan’a gidiyor ve burada, Theosophical Society of Adyar’ı kuruyorlar. Hindistan serüvenleri pek de hoş neticelenmiyor: Haklarında sahtekârlık suçlamaları, davalar açılıyor ve en nihayetinde ikili buradan ayrılmak zorunda kalıyor.

Blavatsky’nin profesyonel yazarlık hayatı 1877 yılında yayımlanan Peçesiz İsis kitabıyla başlıyor. Kitap ilk günden yok satıyor. 1879 yılında da Hindistan’da The Theosophist dergisi yayın hayatına giriyor. 1887 yılında Londra’da aylık Lucifer dergisi çıkmaya başlıyor. Blavatsky kardeşi Vera’ya yazdığı bir mektupta: Lucifer adında bir dergi çıkartmak üzereyiz” diyor: “korkuya kapılma, o Şeytan [Devil] değil, bütün antik dünyada kutsal kabul edilen, Katoliklerin tahrif ettiği Sabah Yıldızı’nın [Venüs] adı.”12 

1888 yılında HPB’nin “magnum opus”u olan The Secret Doctrine: The Synthesis of Science, Religion, and Philosophy (Gizli Öğreti: Bilim, Din ve Felsefenin Sentezi) yayımlanıyor. Bu kitaba biraz odaklanmakta fayda var. Nicholas Goodrick-Clarke, G.Ö. hakkında şöyle der:

The Secret Doctrine kitabını üç temel ilke kapsamında özetlemek mümkündür. Birincisi her yerde hazır olan, ebedi, sınırsız ve değişmez bir Tanrı gerçeği vardır. Bu İlah’ın aracı, tanrısal düzeni ‘doğa kuralları’ adı altında evrensel maddeye uyarlayan, elektro-ruhsal bir güç olan Fohat’tır.”13 

  1. “Letters of H.P. Blavatsky” [Elektronik Sürüm]. Blavatsky Etüt Merkezi 2004. http://www.blavatskyarchives.com/blavle11.htm. Erişim tarihi: 21.03.2017.
  2. Clarke, Nicholas Goodrick. (2012). Nazizmin Gizli Kökenleri: Gizli Aryan Kültleri ve Nazi İdeolojisi Üzerindeki Etkileri. (s.38). (Ali Cevat Akkoyunlu, Çev.). İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınları.

Bu “elektro-spiritüel güç Fohat”, Lytton’un Vril’i, Star Wars’un da “Force”udur (Güç). Devam edelim:

“İkincisi, tüm yaratıkları sonsuz bir doğuş ve yeniden doğuş döngüsüne tabi kılan dönemsellik kuralıdır. Bu döngüler hep başlangıç noktasından daha yüksek bir ruhsal düzeyde son bulur. Üçüncüsü, tek tek bütün ruhlarla ilah, mikrokozmos ile makrokozmos arasında temel bir birlik [aşağıdaki ve yukarıdaki birdir] bulunmasıdır.14

Manly P. Hall, The Phoenix’te Peçesiz İsis ve Gizli Öğreti’nin, Madame Blavatsky’nin insanlığa birer hediyesi olduğunu söyler. Rivayete göre Blavatsky G.Ö.’yü  Tibet’teki kadim bir tapınakta saklı, Senzar dilinde yazılmış Dzyan Kitabı’nı “durugörü” yöntemiyle okuyarak yazmıştı. Hall G.Ö.’nün “kitap içinde kitap” olduğunu ve inisiye olmayan (erginlenmemiş) vasat okuyuculara kitabın karışık görüneceğini iddia eder. Hakkındaki intihal suçlamalarına karşı da Blavatsky’yi şiirsel diyebileceğimiz bir üslupla savunur: Blavatsky eski kelimelere yeni açılımlar getirmiş, ölü inançlar bu kitapta ölümsüz birer Anka Kuşu gibi yeniden doğmuşlardır.15

  1. A.g.y.
  2. Hall, Manly Palmer. (1995). The Phoenix (s.122-123). Los Angeles: The Philosophical Research Society, Inc.

Blavatsky’nin Gizli Öğreti’deki kök-ırklar (root-races) teorilerinin siyaset, sanat ve günümüz Yeni Çağ felsefeleri üzerinde çeşitli düzeylerde etkisi olmuştur. Sanırım bunlardan en trajik olanı Teozofi artı völkisch (Alman ırkçılığı) sentezi olan Ariozofi’dir. Ariozofi Nazi okült ırkçılığının ardındaki hastalıklı temel inanç sistemidir. Blavatsky’ye göre beşinci kök-ırk Aryan’lardır. Aryanlar, tufandan kurtulan Atlantisliler’in torunlarıdır. Fohat gücüne ve yüksek bir teknolojiye sahiptirler. Bu Atlantisli üstün Aryan ırkı mitleri, Jörg Lanz von Liebenfels ve Guido von List gibi politik okültistlerin elinde şizofrenik birer ölüm manifestosuna dönüşecek, Nazi toplama kampları ve İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’nın yerle bir edilmesine yol açacaklardı.

Teozofi’nin resim, müzik ve edebiyat dünyasına olan etkilerine gelirsek… Bu konu ayrı bir makale hatta kitap konusudur. Önemli bulduğum birkaç örneği vermekle yetineceğim.

Soyut resmin kurucusu Wassily Kandinsky (1866-1944) mistisizm, okült sayılar ve paranormal fenomenler gibi konulara büyük ilgi duyardı. Kandinsky, Blavatsky, Annie Besant, Charles Leadbeater ve Teozofi Derneği’nden ayrılıp Antropozofi ekolünü kuran Rudolf  Steiner’ın kitaplarını da okuyordu. Hatta ünlü eseri Sanatta Ruhsallık Üzerine’de Blavatsky’den övgü dolu sözlerle bahseder ve ondan alıntılar yapar. (Mesela Kandinsky HPB’nin “yirmi birinci yüzyılda dünya, günümüze göre cennet olacaktır” kehanetini(!) alıntılar). Sanatsal yaklaşımları ve Teozofik öğretiler arasında yakın bir kan bağı olan Kandinsky için soyut sanat, hiçliği değil, içsel/spiritüel gerçekliği tasvir ediyordu.

Kandinsky gibi “avant-garde” (öncü) bir ressam ve Teozofi Derneği üyesi olan Piet Mondrian, Blavatsky hareketine çok da sıcak bakmayan meslektaşı Lodewijk Schelfhout’a: “Teozofi ilkelerinin doğru olduğuna inanıyorum” diye haykırıyor, Teozofi’nin manevi gelişime katkı sağlayacak “spiritüel bir bilim” olduğunu ifade ediyordu.

Rus piyanist ve besteci Alexander Scriabin (1872-1915), Blavatsky rüzgârına 1900’lerin başında Paris’te kapılmıştı. HPB’nin La Clef de la Theosophie’sini (Teosofinin Anahtarı)  okuyan Scriabin, yakın bir dostuna yazdığı 5 Mayıs 1905 tarihli mektubunda, kitabı olağanüstü bulduğunu belirtir ve şöyle der: “Düşüncelerime ne kadar yakın olduğuna şaşıracaksın”.16

Leyla Pamir Scriabin ve Blavatsky hakkında şunları yazar: “Nietzche’nin Prometheus yorumuyla olduğu kadar, Teosof Helena Blavatsky’nin Teosofi Denemeleri’nde açıkladığı düşüncelerle de birleşmekteydi Scriabin. Ateşi, alevi, etkin düşünceyi, yaşamı, enerjiyi ve savaşı da kuşatan bu Teosofik Prometheus düşüncesinde de etkinlik, günahın gücüyle özdeşti. Ve insanlık ancak Prometheus’un ateşiyle aydınlanmakta, yaratıcılığa kavuşmakta ve kurtuluşunu sağlayabilmekteydi.”17

  1. Oderberg, I.M. “H.P. Blavatsky’s Cultural Impact”. Sunrise Dergisi. Şubat/Mart 1996. http://www.theosociety.org/pasadena/sunrise/45-95-6/th-imo.htm. Erişim tarihi: 17.03.2017.
  2. Pamir, Leyla. (1989). Müzikte Geniş Soluklar. (s.295). İstanbul: Ada Yayınları

Çağdaş dünya edebiyatının en önemli yazarlarından James Joyce’un da Blavatsky’den beslendiğini duymak bazılarımızı şaşırtabilir. Joyce’un yakın arkadaşı ve James Joyce’s Ulysses gibi inceleme kitapları olan Stuart Gilbert, Ulysses ve Finnegan’s Wake hakkında konuşmak üzere yazarı bir gün ziyaret eder. Her iki kitap da  kabaca İrlandalılar’ın gündelik hayatı hakkındadır fakat her ikisinin de muğlak bir tarafı vardır. Gilbert Joyce’a bu kitapların anlamını sorar. Joyce da ona Blavatsky’nin Peçesiz İsis ya da HPB’nin sağ kolu teozofist A.P. Sinnet’nin Ezoterik Budizm ya da Mahatma Mektupları’nı okuyup okumadığını sorar. Bu sohbetin ardından Gilbert, Joyce’un Teozofi ve okültizm konularında geniş bir bilgi birikimine sahip olduğunu fark eder ve mesela Ulysses’in, ruhgöçü, karma, Hermetizm, Anoloji Yasası (aşağıdaki ve yukarıdaki birdir) vs. gibi ezoterik teoriler olmadan kesinlikle anlaşılamayacağına kanaat getirir.18

  1. Oderberg, I.M. “H.P. Blavatsky’s Cultural Impact”. Sunrise Dergisi. Şubat/Mart 1996. http://www.theosociety.org/pasadena/sunrise/45-95-6/th-imo.htm. Erişim tarihi: 17.03.2017.

Ülkemizde de geniş bir okur kitlesine sahip H.P Lovecraft’ın  fantastik-korku türündeki yapıtlarında da Blavatsky izlerine rastlamak mümkün. Örneğin yazarın Shadow Out of Time gibi öyküleri Blavatsky’nin kök-ırklar temalı Teozofik mitlerinden esinlenilmiştir. Bu satırların yazarının da bir dönem sıkı hayranı olduğu Robert E. Howard’ın efsanevi Conan karakteri de Blavatsky’ye çok şey borçludur. İlk kez Blavatsky’nin Gizli Öğreti kitabında ortaya atılan Lemurya, Atlantis, Hyperborea gibi efsanevi kıtalara ait “okült tarih tezleri” ve ayrıca Teozofi literatüründe sıklıkla işlenen kadim bilgelik, kayıp uygarlıklar, sihir, büyü, maji vs. gibi temalar Howard’ın hayal gücünü tetikleyen temalardı.

Sonuç: Helena Petrovna Blavatsky, her şeyden önce Hint/Doğu düşünce ve inanç sistemlerini, birkaç uzman ve maceraperest mistik aristokratın oyun alanı olmaktan çıkarıp tüm Batı kültürüne tanıtmıştır. Günümüzde çağdaş spiritüel akımlar ve Yeni Çağ öğretilerinin karma, çakra sistemleri ya da Avatar’lar gibi genel kavram ve konseptlerinin büyük oranda HPB liderliğindeki Teozofi Hareketi etrafında şekillendiğini söylemek mümkündür.

Teozofi Hareketi’nin sadece mitoloji, parapsikoloji ya da Doğu felsefeleriyle ilgilenen apolitik bir topluluk olduğu zannedilmesin. Ünlü Hintli lider Mahatma Gandhi Kasım 1889 yılında, Londra’daki Blavatsky Locası’nda HPB ve Teozofi Derneği’nin Blavatsky’den sonraki ikinci başkanı olan Annie Besant ile tanışmıştı. Gandhi’nin  bir süre yaşadığı Johannesburg’taki (Güney Afrika) çalışma ofisinde üç kişinin resmi olduğu söylenir: İsa Mesih, Tolstoy ve Annie Besant. Hatta “Mahatma” (Yüce Ruh) sıfatını ona Besant uygun görmüştü. (Burada A.P. Sinnet’nin Mahatma Morya ve Koot Hoomi ile yaptığı yazışmaları derlediği The Mahatma Letters kitabını bir hatırlayalım.) Ayrıca Balkan Savaşları sırasında Rusya’yı destekleyen Blavatsky’nin 13 Ağustos 1877 tarihinde The World dergisinde Turkish Barbarities başlıklı bir yazısı olduğunu da yeri gelmişken ekleyelim.19

Eski bir Teozofi Derneği üyesi olan fakat sonra Besant ile anlaşmazlığa düşüp  Lucis Trust topluluğunu kuran Alice Bailey de bu noktada önem taşır. Lucis Trust ilk önce Lucifer Publishing Company (Lucifer Yayın Şirketi) adıyla kurulmuştu. Bailey’nin Lucis Trust’ının yan kuruluşu World Goodwill bugün Birleşmiş Milletler’in Millenium Development Goals (Binyıl Kalkınma Hedefleri) gibi projelerinde yer almaktadır.

Blavatsky 8 Mayıs 1891 tarihinde, sadık takipçisi Annie Besant’ın Londra’daki evinde hayata veda etti. Teozofi Derneği bugün hala ABD, İngiltere, Avustralya ve Hindistan gibi ülkelerde faaliyetlerini sürdürmektedir.

Teozofi Derneği’ne üye olmuş bazı ünlü bilim ve sanat insanlarını  tanıyarak yolculuğumuzu sonlandıralım: Mucit Thomas A. Edison,

  1. Johnson, K. Paul. (1993). The Masters Revealed: Madame Blavatsky and the Myth of the Great White Lodge (s. 215). Albany: State Universtiy of New York Press.

Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll, efsanevi Sherlock Holmes karakterinin yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle, besteci Gustav Mahler, şair Halil Cibran, düşünür Jiddu Krishnamurti (Krishnamurti’yi Annie Besant evlat edinmişti), yazar Jack London, James Joyce, D.H. Lawrence, sansasyonel Oğlak Dönencesi romanının yazarı Henry Miller, bilim-kurgu romanları olan Kurt Vonnegut, ressam Paul Gaugin, Elvis Presley ve Shirley MacLaine…